Türkiye’de de son dönemde önemli sarsıntılar yaratarak yükselen finansal krizlerin tarihi, bankacılık sisteminin, borsaların gelişmesi ve güncel ekonominin belirleyicisi konumuna geldiği dönemlere dayanır. Bu dönemlerden sonra ortaya çıkan finansal krizler, ne yazık ki tarihte oldukça yaygındır ve etkilenen ekonomilerde sıklıkla ekonomik tsunamilere yol açar. Bunlardan tarihe geçen ilk örneklerden birisi de, genellikle “Lale Çılgınlığı” olarak bilinen 1637 mali krizidir; Hollanda’da güzelliği ve nadirliği nedeniyle büyük değer verilen lale soğanları piyasasında yaşanan bir spekülatif balondu.
Özellikle düşük gelirli hanelerde yaşayan milyonlarca insanın gıda güvenliği, iki farklı etken nedeniyle yeniden baskı altında kalmaktadır. Daha şiddetli, hatta “süper” bir El Niño olasılığı, kırılgan tarım bölgelerinde gıda güvenliği konusundaki endişeleri yeniden alevlendirmiştir. Aynı zamanda, Orta Doğu’daki savaşın tırmanması, gübre ve enerji tedarikini daha da aksatarak çiftçilerin üretim maliyetlerini artırabilir ve fiyatların yükselmesine yol açabilir.
Çalışma hayatımın büyük bir bölümünde, Asya, Batı’daki sürdürülebilirlik tartışmalarında esas olarak bir “suç mahalli” olarak karşımıza çıkıyordu: kömür, tahrip edilmiş ormanlar, Yangtze veya Sarı Nehir gibi nehirlerdeki plastik atıklar. Ancak 2037 yılından geriye bakıldığında, daha nuanslı bir yorumun daha doğru olduğu ortaya çıkıyor.
24 Eylül’de kutlanan 2026 Dünya Goril Günü vesilesiyle – bu gün, goril korumanın önemi ve bu nesli tükenmekte olan primatların karşı karşıya olduğu tehditler konusunda farkındalık yaratmaya adanmıştır – Earth.Org, bu makaleyi yeniden ele alarak kritik tehlike altında olan iki goril türünün hikâyesini inceliyor: Doğu Gorili ve Batı Gorili.
Son yıllarda yapay zekâdan, sanki en büyük değişikliğin daha akıllı bir sohbet robotuna sahip olacağımızmış gibi bahsettik. Bir soru sorarsınız, bir cevap alırsınız. Bir şeyler yazmasını istersiniz, birkaç kelime alırsınız. Tatile nereye gitmeniz gerektiğini sorarsınız, birkaç öneri alırsınız. Elbette kullanışlı, ama işin gidişatı bu değil.
“Mekke Anlaşması ve ötesi” başlığını taşıyan son yazımda, anlaşmanın başımıza açabileceği olası sorunlardan söz etmiştim. Yazıma gelen en önemli eleştiri daha anlaşmanın TBMM tarafından onaylanmadığı, NATO Antlaşması’nın 5. maddesi gibi bir otomatik yürürlülük hükmü olup olmadığının belirsizliği vb. olgular öne sürülerek çok aceleci yargılara vardığım ortaya kondu.
Bu olağanüstü ve tarihi Riverside Kilisesi’nde konuşma yapmaktan büyük onur ve ayrıcalık duyuyorum. Çoğunuzun bildiği gibi, burası Nelson Mandela’nın 27 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılmasından sadece beş ay sonra, özgür bir adam olarak ziyarete geldiği kilisedir. Buraya, Güney Afrika’daki apartheid kötülüklerine karşı adalet için mücadele eden ABD halkına teşekkür etmek için gelmişti.
