08 Mayıs 2026

Osman Şenkul - Desteksiz tarımın eşliğinde gıda enflasyonunda dünya birinciliğine ilerliyoruz

osman-senkul-desteksiz-tarimin-esliginde-gida-enflasyonunda-dunya-birinciligine-ilerliyoruz

Desteksiz tarımın eşliğinde gıda enflasyonunda dünya birinciliğine ilerliyoruz

Osman Şenkul

Günümüzden 3000-4000 yıl öncesinin ekonomik yaşamı, bugünkü kadar karmaşık olmasa da, bugünlerde yaşadıklarımıza benzer gelişmeler gösterdi. Örneğin, ekonomide zaman zaman büyük canlılık olur ve dolayısıyla büyürken; derin kriz yaşayıp, batan, dibe çöken ekonomiler de olurdu. Günümüzde olduğu gibi, antik dönemlerde de ekonomik krizlerden sonra, geride kalan krizin şiddetine bağlı olarak, devlet gibi üst yapılardan, bireyler ve aileler gibi altyapılara kadar ekonominin tüm unsularında yeniden yapılanma yaşanırdı.

Bugünkü yeniden yapılanmalarda görülen kriz sonrası vurgun ekonomileri, tarihte de yaşandı. Bugünün ekonomi dünyasında, daha çok pazar payı ve daha çok kâr için yapılan her türlü taklitçiliğin, hırsızlığın en ilkel biçimleri tarihte de vardı. Tarihte ortaya çıkan bir krizde, Ege uygarlığı çevresinde ekonomik ve ticari yaşamın ve bunun aile yapısında meydana getirdiği değişimler ve belki de tarihin ilk teknoloji hırsızlığı (taklitçiliği) gerçekleşti.

Milattan Önce 8’inci yüzyıl başlarında, Attika (Yunanistan) Yarımadası, Trakya, Ege Adaları ve Ege’nin Anadolu kıyılarında yaşanan uzun bir ekonomik canlanmanın ardından baş gösteren savaşlar sonucu bölge zenginlikleri talan edildi ve 150-200 yıl sürecek derin bir ekonomik kriz baş gösterdi. Çok hızlı gelişen ve temel kurallara kavuşan ekonomi, birdenbire ilkel dönemlerine geri döndü.

Ticaret neredeyse tamamen ortadan kalktı. Krizden önce refah içinde yaşayan bölge aileleri büyük bir yoksulluk içine düştüler. Her aile, mümkün olduğunca dışarıdan mal almamaya çalışıyordu; yalnızca kendi gereksinimlerini karşılayacak gıda maddelerini üretebiliyordu. Ayrıca harcama yapacak bir ek üretimleri olmadığı için, kendi gereçleri ve diğer olanaklarıyla elbise, ayakkabı, ev eşyası ve tarım araçlarını aileler kendileri yapmaya çalışıyorlardı.

Ailede herkes bir iş yapıyordu. Erkekler tarlaları sürüyor, ağaç dikiyor, ekinleri biçip topluyor, un öğütüyor, evcil hayvanlara bakıyor, koyun ve keçileri sağıyor, yağ ve peynir üretiyorlardı. Kadınlar ise evde yün büküp kumaş dokuyorlar ve bunlarla da ailenin gereksinim duyduğu giysileri dikiyorlardı. Bunun yanında, çocukları besleyip büyütmek, yemek pişirmek, çamaşır yıkamak da kadınların asli görevleriydi.

Ekonomideki bu değişimler yalnızca sıradan insanları değil, sarayı da etkilemişti. Kral Odysseus, ekin biçiyor, buğday öğütüyordu. Kral ayrıca gemi yapımcılığı ile evdeki karyolaları üretecek ve onarabilecek kadar marangozluk öğrenmişti. Kraliçe Penelope da sarayda hizmetçileriyle birlikte kumaş dokuyordu. Prenses ise halayıklarıyla birlikte çamaşır yıkayarak “saray ekonomisi”ne katkıda bulunuyordu. Bu ekonomik gelişmeler, yalnızca saraylarda ve büyük toprak sahipleriyle ticarette etkin kişilerin evlerinde bulunan hizmetçilere ve kölelere de bir tür eşitlik getirmişti.

Köleler ve hizmetçiler, evin ve sarayın en ağır işlerini görmelerine rağmen, diğer aile bireylerinin de kendileriyle birlikte çalışmak zorunda kalmaları ve dolayısıyla yaptıkları işlerde “eşit” duruma gelmeleri nedeniyle, aile içindeki diğer bireylerle aynı düzeye yükselmişler, ya da diğerleri onların düzeyine inmişlerdi. Bu durum, köleleri çok mutlu etmişti; çünkü, ev ve mutfak işlerinde, tarlada, bahçede aynı işleri yaptıkları aile bireyleriyle birlikte dinsel törenlere de katılabiliyorlardı.

Bu yıllarda, bölge ekonomisinin hemen tamamı tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Homeros’un şiirlerinden de anlaşıldığına göre, bölgede tarım daha çok ovalarda yapılmakta, gübreleme kullanılmakta ve nadas uygulanmaktaydı. En çok ekilen iki ürün buğday ve arpaydı. Ayrıca zeytin ve üzüm yetiştiriciliği yapılmakta, yemeklerde buğday ekmeği yenilmekte ve tatlı şarap içilmekteydi. Zeytinyağı da yemeklerde ve aydınlanmada kullanılıyordu.

Hayvancılıkla geçinenler daha çok koyun, keçi ve domuz beslemekteydi. Bunun yanı sıra, büyükbaş hayvanlardan boğa ve diğer sığırlar yetiştiriliyor, hayvanların bir bölümü de özellikle kurbanlık olarak besleniyordu. Bunun yanında, özellikle Ege’nin Anadolu Yakası’nda at yetiştiriciliği de vardı. Hayvan yetiştiriciliğini bölgede daha çok büyük sürü sahipleri ellerinde bulunduruyor ve servetleri buna dayanıyordu. Tarih kayıtlarına göre, hayvan sürülerine sahip olanların yoksullaşma riski daha büyüktü. Büyük toprak sahibi, kuraklık olsa da toprağını elinde tutmakta, oysa sürü sahibi bir salgın hastalık zamanında hızla yoksullaşmaktaydı.

Ekonomimin büyük bir bölümünü tarım ve hayvancılıkla aile içi üretimler temsil etse de, bakır ve demir işleri ile çömlekçilik, inşaat ustalığı, marangozluk gibi meslekler de aynı dönemde gelişiyordu. Ancak, yaşanan kriz nedeniyle bu imalathanelerin sahipleri büyük ölçüde yoksul düştükleri için, imalat yapamaz olmuşlar, imalathanelerini kapatmak zorunda kalmışlardı. Bu zanaatkârlar birkaç büyük imalathane sahibinin yanına ücretli işçi olarak girdiler. Böylece, bu büyük ekonomik kriz tarihin ilk “ücretli emek” olgusunu da yaratmış oldu.

Bölgedeki ekonomik kriz, Milattan Önce 8’inci yüzyılın sonlarına doğru yerini yavaş yavaş ekonomik canlanmaya bıraktı. Ulaşım yeni tekniklerin yardımıyla ilerledi ve böylece bölgelerarası ilişkiler gelişti ve ticaret yeniden canlandı. Girit, Rodos, Kıbrıs, Evboia Adası (Ege), Argolis ve Lakonia (Ege’nin Yunanistan kıyısı) ile Anadolu’nun Ege kıyılarındaki tüm kentler birer büyük ticaret merkezi durumuna geldiler. Ulaşım daha da geliştikçe, ticaretin yönü Suriye ve Fenike kıyılarına kadar uzandı.

Bu bölgelerde ilişkilerin yeniden kurulması sonucu, ticaretin yanı sıra tarımsal, hayvansal ve zanaatkar üretimlerde de önemli ölçüde artış gözlendi. Yunanistan ve Batı Anadolu yerleşik uygarlıklarında üretilen mallar yeniden bu bölgelere yoğun bir şekilde taşınmaya başlandı. Şimdiki Suriye kıyısındaki El-Mina Limanı hemen tüm Ege’nin mallarının taşındığı yer haline geldi.

Mezopotamya, Filistin ve Mısır’ın renkli kumaşları, baharatları, madeni eşyaları ve türlü sanayi malları kervanlarla bu limana getiriliyor, burada Ege’nin buğdayı, şarabı, zeytinyağı ile değiştiriliyordu. Egeli tacirler buğday, şarap ve zeytinyağı karşılığında aldıkları sanayi mallarını ve kumaşları ülkelerine götürüyorlardı.

Bu mal değişimleri ticaretin iyice canlanmasını sağladı. Ama bunun yanında, belki de “Tarihin ilk taklitçiliğini” yaratmıştı. Ege uygarlıkları, özellikle Avrupa tarafından gelen büyük saldırılar karşısında itildikleri ekonomik kriz nedeniyle teknolojide, Suriye, Mezopotamya, Filistin, Mısır ve diğer Doğu uygarlıklarının gerisinde kalmışlardı. Ticaret yoluyla gelen sanayi ürünleri ve kumaşlar Ege uygarlıklarının da teknolojide ilerlemesini sağladı. Bölgeye getirilen mallar, demirci, marangoz ve dokumacı ustaları tarafından iyice inceleniyor ve taklit edilmeye çalışıyordu. Önceleri çok acemice yapılan bu taklitler, giderek bu alanlarda ustalık kazanan zanaatkârların elinde gerçeklerinden daha da kaliteli olmaya başladı.

Milattan Önce 8’inci yüzyıl bitip, 7’inci yüzyıla girildiğinde artık Ege uygarlıkları kesin bir ekonomik canlanmanın içindeydiler. Doğudan taklitçilikle alınan teknolojileri daha da geliştiren Egeliler, artık yine zamanlarından 150-200 yıl öncesinde olduğu gibi ticaret ve ekonomide liderliği ellerine geçirmişlerdi. Teknolojiyi elde eden Ege uygarlıkları, özellikle Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çok iyi değerlendirmeyi bildiler ve teknolojiyi geliştirenlerden daha da ileri duruma geçtiler. O dönemde, şimdiki gibi patentler, know-how’lar bulunmadığı için, bu teknoloji taklitçiliğinden dolayı kimse Ege uygarlıklarını suçlayamadı elbette.

Ancak, aynı toprakların doğusunda kalan Anadolu Yarımadası'nda, tüm bu gelişmelerden yüzlerce yıl sonra, küresel teknolojideki gelişmelere ayak uydurmak bir yana, tarımda o dönemde ulaşılan gelişmeler ve daha da önemlisi, aynı toprakların üzerinde yaşayan yüz binlerce kişinin yeterli beslenmelerini sağlamak dahi ulaşılamaz bir lüks haline geldiğine tanık oluyoruz. Buradaki “lüks”ün anlaşılır tanımlaması, “yeryüzünün en yüksek gıda enflasyonuna sahip olmak” diye yapılabiliyor.

Yukarıda da görüleceği gibi, yüzlerce yıl önce en tepeden, en aşağıdakilere, kölelere kadar, tüm yaşayanların en azından beslenmeyi sağlamak üzere, yola çıkıp dönemin en iyi teknolojilerine dahi ulaşmasını bildiler. Bir başka deyişle, gerçekte Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte geniş tarımsal desteklere sahip olan bu coğrafyada, artık bu desteklerin neredeyse yok olduğunu gösteren sonuçlara ve verilere ulaşıldığını, yeterli beslenme için gereken gıdanın “ulaşılamazlığı” ile görebiliyoruz.

Bu durum, birçok veri ve raporla da görülüyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü‘nün (OECD) yayınladığı Tarım İzleme Raporu’na göre Türkiye’de tarıma verilen destek önemli ölçüde azaldı. Rapora göre tarımsal destekler 2002 yılına kadar ortalama olarak gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 4’ünü oluştururken, 2018-2020 yılları arasında yüzde 1,4’e geriledi. 2002 yılına kadar toplam tarımsal desteklerin yüzde 78’ini oluşturan taban fiyat desteği geçen yıl yüzde 54’e geriledi. Tarımsal desteklerin azalmasında, tarım sektörünün GSYH içindeki payının düşmesi de etkili oldu. Daha yakınlara geldiğimizde ise; 2026 üretim yılı için temel destek katsayısı dekar başına yalnızca 310 TL olarak belirlendi; bir başka deyişle, günümüzde bir kilogram domates fiyatı kadar bir destek yeterli görülmüş durumda.

Kısacası, Ekonomi Gazetesi Tarım Yazarı Ali Ekber Yıldırım'ın da saptamalarına göre; "Tarımsal destekler, 2026 yılında, 2025 yılı başlangıç ödeneğine göre yüzde 24,2 oranında artışla 167,6 milyar lira olarak belirlendi. 2025 yılının gerçekleşmesi beklenen destekleme bütçesine göre ise sadece yüzde 5,7’lik artış yapılmış olacak. Yani kabus gibi geçen 2025 yılında destekler sadece yüzde 5,7 oranında artırılacak. Özetle, çok zor bir dönemden geçen ve 2026 yılına umutsuzlukla giren çiftçilerin derdine çare olacak bir destekleme politikası ne yazık ki yine olmayacak. En azından böyle bir dönemde Tarım Kanunu’nda yer alan “tarımsal destekler gayrisafi milli hasılanın en az yüzde 1’i kadar olacak” hükmü 2026 yılında uygulanmalıydı. Bu anlayışla 2026 yılında da tarımda beklenen üretim olmayacak. Bunun faturasını sadece çiftçiler değil, tüketici olarak hepimiz ödüyoruz ve ödemeye devam edeceğiz."

Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, geniş ve verimli toprakları ve ülkenin her yanında kurulmuş olan tarımsal ürün kooperatiflerinin de etkisiyle, “Tarım Ülkesi” olarak tanımlanan Türkiye’de durum böyleyken, dünyada tarımsal sektöre en yüksek desteği veren ülkeler genellikle gelişmiş batı ülkeleri ve büyük tarım ekonomileri olarak öne çıkıyor.

Destek miktarı, toplam tutar ve üretim değerine oran olarak farklılık gösterse de, en yüksek oranda tarımsal destek veren ülkelerin başında Norveç geliyor. Norveç, tarım ürünleri üretim değerinin yüzde 65-75'i oranında destek sağlayarak dünyada en yüksek sübvansiyon sağlayan ülkelerin başında geliyor. Bu ülkeyi, yine bu oranlara yakın desteklerle, Japonya ve İsviçre izliyor. Ayrıca, dünyanın en büyük tarımsal üreticisi olan Çin, üretim hacmi nedeniyle en fazla toplam desteği sağlayan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Ayrıca, yine dünyanın en büyük ekonomisi olarak bilinen ABD, tarım politikalarıyla çiftçilerine çok yüksek miktarda bütçe ayıran en büyük tarım güçlerinden biri olarak biliniyor.

Ayrıca, yine dünyanın en büyük ekonomileri arasında sayılan Fransa, Almanya, İngiltere ve Hollanda, Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası kapsamında tarıma milyarlarca Euro destek sağlıyor. Hindistan da, özellikle gübre, elektrik ve su gibi girdilere sağlanan sübvansiyonlarla tarımsal desteği çok yüksek olan bir ülke olarak öne çıkıyor.

Bugün, “dünyanın en büyük gıda enflasyonuna sahip ülke” olmaya doğru hızla ilerleyen ve şimdiden dünya üçüncülüğünü elinde bulunduran Türkiye'de ise tarımsal destekler, değil en yüksekler arasına girmek, genel sıralamaya dahi giremiyor. Türkiye’de uygulanan Tarım Reformu Uygulama Projesi kapsamında, fiyat ve girdi destekleri büyük ölçüde kaldırıldı; örneğin, 2002 yılında toplam tarımsal desteklerin yüzde 78'ini oluşturan taban fiyat desteği, ilerleyen yıllarda ciddi oranda azaltıldı. Yapılan araştırmalar, destekleme politikalarındaki bu köklü değişimlerin, tarımsal desteklerin reel değerinde ve tarım sektörünün gelişimine katkısında gerilemelere yol açtığını gösteriyor.

Elbette, Türkiye’de desteklerden alabildiğine uzaklaştırılmış tarımsal üretimin, yeryüzünün hemen her yerinde büyük destekler alan tarım ürünleri karşısında ayakta kalmasını da bekleyemeyiz. Türkiye'nin tarım, gıda ve içecek ihracatı 2026 yılının ilk ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,21 artışla 2,4 milyar dolara, aynı dönemde ithalat ise yüzde 7,68 artışla 2,18 milyar dolara çıktı. Kısacası, yalnızca son 23 yılda, 30 milyar doları buğday olmak üzere, 45 milyar dolarlık tahıl ithalatı yapıldı. Aynı dönemde, bakliyat için 7 milyar dolar, ayçiçeği için 8,4 milyar dolar ve pamuk ithalatı için 34 milyar dolar harcandı.

Türkiye, Rusya ve Ukrayna'dan buğday ve ayçiçeği, başta Kanada olmak üzere, ABD, Rusya ve Çin'den nohut, yeşil mercimek ve kuru fasulye, Mısır, ABD, Ukrayna ve Kanada'dan soya ve mısır ithal ediyor. Canlı hayvan ithalatı da ağırlıklı olarak Güney Amerika ve AB ülkelerinden yapılıyor.

Kısacası, tarımsal destekler taban fiyat politikasından alan bazlı ödemelere kaymış, ancak bu süreçte reel anlamda ciddi bir daralma ve çiftçinin maliyet artışlarını karşılamada yetersizlik yaşandığı ortada. Milattan Önce 8. Yüzyıl’da, ekonomideki değişimlerin yalnızca sıradan insanları değil, sarayı da etkilediği, Kral Odysseus’un dahi, ekin biçip, buğday öğüttüğü dönemlerden yüzlerce yıl sonra, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, gıda enflasyonunda dünya birinciliğine doğru atağa kalkan Türkiye’nin, yaklaşık 20 yılda ulaştığı üçüncülük düzeyinin de üzerine çıkarak birinciliği almasına çok az kaldığına ilişkin en önemli göstergeler de küçük fiyat indirimlerinin yarattığı uzun gıda ürünü kuyruklarına ve TÜİK’in dahi verilerine yansıyor.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.