Osman Şenkul - Mezopotamya'yı örnek alalım, tarımda yüksek faize son verip, borçları silelim
Mezopotamya'yı örnek alalım, tarımda yüksek faize son verip, borçları silelim
Osman Şenkul
Ekonomi tarihçilerine göre, Sfenks Sırrı, faiz içeren kredilerin kökeninin ve faiz oranlarının neden toplumdan topluma değiştiğinin açıklanmasında bir temel oluşturdu. Üç temel uygarlıkta, Bronz Çağı'nda Sümer, Klasik Yunan ve Roma’da, ticaret yapılmaya başlandığında, faiz oranları da saptanmaya başladı ve bu uygarlıklar ayakta kaldıkları sürece de istikrarlı bir şekilde sürdü. Bu üç uygarlıkta, faiz oranları bir öncekinden daha düşük olarak belirlendi; Mezopotamya’da yüzde 20, Yunanistan’da yüzde 10 ve Roma’da yüzde 8 1⁄3 olduğu gibi.
Ekonomi tarihçilerinin, Sümer, Yunan ve Roma’daki örnekleri incelerken, faize “çocuk” ya da “buzağı” gibi adlar verilmiş olmasını görmelerinin arkasında, sürünün çoğalmasının yansıtılması vardı. Buna karşılık, faizin “sürünün büyümesi” bazlı algılanmasının, Sümer sonrası, Yunan uygarlığına ve sonrasında da Roma’ya, neden “etkisini yitirerek” geçtiği sorgulandı. Buradan hareketle araştırmalar yapan ekonomi tarihçisi Böhm-Bawerk (Capital and Interest - Eugen von Böhm-Bawerk), 100 yıl kadar önce, faize ilişkin bu “naif üretkenlik” yakıştırmalarını temelden reddetti.
Böhm-Bawerk’e göre, birçok çiftçinin geri ödeme gücünü dikkate alarak yaklaştığımızda, faizin “ekonomik” temelli olduğunu düşünmemiz olanaklı olamıyor. Buna göre, bir çiftçiyi borç almaya zorlayan koşullar, onlar açısından çok “küçük düşürücü” sayılıyordu. Antik dönem uygarlıklarının önemli finans dinamiklerinden biri de, birçok borçlunun ödeme gücünü aşan, faizler de dâhil, biriken borç bakiyeleriydi. Bu nedenle, Mezopotamya’nın (royal amargi, andurarum and misharum) yöneticileri, MÖ. 2400 ile 1700 arasındaki dönemde, “temiz bir sayfa” açmak için, birçok kez tüm tarımsal borçları (kredileri) sildiler.
Dönemin ticaret ve genel olarak ekonomisine ilişkin araştırmalar yapan Piotr Steinkeller (Trade Routes and Commercial Networks in the Persian Gulf during the Third Millennium BC) Ur III öncesine ilişkin ticaret sözleşmelerine çok az rastlandığına dikkat çekiyor. Mezopotamya uygarlıklarının toplumsal ve ekonomik ilişkilerine ilişkin birçok çalışması bulunan Johannes Renger (The Role and the Place of Money and Credit in the Economy of Ancient Mesopotamia) Steinkeller’in bu savını, “kredi sorunlarına ilişkin belirli dönemler ve konulara odaklı birçok önemli yazı ve monografik çalışmalar olmasına karşın, kraliyet arşivlerindeki, neredeyse tüm toplumu kapsayan çok sayıda borç belgesine ilişkin kapsamlı bir araştırmaya rastlanmadığına” dikkat çekerek destekliyor.
Renger ayrıca, bu dönemde, gümüşe dayalı borçlarda yüzde 20 olan faizin, arpaya dayalı borçlarda neden 33.3 olarak belirlendiğini sorguluyor ve bu sorunun yanıtının “bugünkü koşullarda bulunmasının zor” olacağına işaret ediyor; ancak, yine de bu inancına biraz ters düşse de erken toplumların çiftçi olmalarından hareketle, faiz uygulamalarının da önce tarımda başladığına dikkat çekiyor.
Mezopotamya uygarlıklarında, tarım borçlarında faizin sabit bir oranda olmadığını da anımsatan Renger, buna karşılık, gümüş temelinde hesaplanan ticari borçlarda aylık 1/60 olmak üzere, yıllık 12/60 ya da yüzde 20’ye karşılık gelen sabit bir borç olduğunu vurguluyor. Renger, ticari kârlılığın belirsizlik içermesine karşın, tarımda sabit faiz olmamasına karşılık, ticarette faizin net olduğunu vurguluyor ve bugün dahi bu farklılık konusunda bir fikir ortaya konulamadığına dikkat çekiyor.
Antik Sümer’in erken dönemlerinde birçok ürün ve malda temel değişim aracı arpaydı. Yeryüzünde, bilinen birçok “ilk”in beşiği olan Mezopotamya tarımsal olarak da oldukça zengindi ve bu nedenle de bu bölgede, tahıllar uzun yıllar değişim aracı ve ödeme/geri ödeme işlemlerinde temel standart olarak kullanıldı. Hatta bu geniş uygarlık bölgesinde, MÖ. 3000’den önce dahi bazı metal külçeler de değişim aracı olarak kullanıldı.
İki temel değer standardı vardı; tahıl ve gümüş. Gümüş genellikle kent-kasaba ekonomilerinde, tahıl da köylerde temel değer standartlarıydı. Bu ürünlerin değerleri genellikle çok değişkendi; bu nedenle devlet sık sık piyasaya müdahale edip bu değerlerdeki farklılaşmaları bir noktaya çekiyor ve yeni kurallar koyuyordu. MÖ. birinci bin yıla kadar basılı para olmadığı için, metal külçeler ödemelerde ağırlık ölçüleriyle kullanılıyordu.
Sümerlerden günümüze kadar gelen birçok metinde gayrimenkul alışverişleri ve kredi işlemlerine ilişkin birçok bilgi bulunuyor. Erken Sümer’deki birçok finansal uygulama ve gelenek, Babil temelli Hammurabi yasalarına dayanıyordu.
Sümer’de gayrimenkul sahipliği bireysel ya da tapınak gruplarına dayanan toplumsal nitelikte olabiliyordu. Ödemeler ya da borçlanmalar, tapınakta ya da başka grupların tanıklığında ayrıntılarıyla kayıtlara geçiriliyordu. Konut ve tarlaların satışını düzenleyen kurallar MÖ. 2800 öncesinde getirilse de, uygulamalara ilişkin bilgilere daha çok bu tarihten sonraki metinlerde rastlanıyor. Bu kurallar, konut ve toprağa sahip olan ailenin çıkarlarını ve ihtiyaçlarını temel alıyordu. Boş araziler de ailelere, ancak toprağın işlenip, ürün yetiştirilmesi koşuluyla devrediliyordu.
Hammurabi yasaları, toprağın sahiplenilmesi, işlenmesi ve tarım işçisi çalıştırılması, toprak kirası ve kredilendirme işlemlerini düzenleyen birçok kural ve düzenlemeler içeriyordu. Bu düzenlemelerden bir tanesi de, alınan kredilerin ödenmesine ilişkin kuralları içeriyordu.
Özellikle tarımsal kredi niteliğindeki borçlanmalarda, üretim-hasat ön plânda tutuluyordu. Öncelik her zaman borçlanan olarak üreticinin ihtiyaç ve çıkarlarındaydı; hiçbir alacaklı, üreticinin kredi borcunu hasat zamanı öncesinde ödemesini talep edemiyordu. Daha da önemlisi, kuraklık ya da sel benzeri doğal afet durumlarına bağlı üretim düşüşü gibi gelişmelerde, borcun faizi otomatik olarak siliniyordu.
Topraklar, belirli mitarda ürün karşılığı kiralanabildiği gibi, üç yıl süreliğine ve bu sürede alınacak üründen pay karşılığı kiralanabiliyordu. Böylesi durumlarda, anlaşmaya bağlı olarak, her yıl hasadın belirli bir bölümü toprağı kiraya veren sahibine ödeniyordu. Toprak sahibi birey olabildiği gibi, bir tapınağı temsil eden topluluk da olabiliyor; böylesi durumlarda, ödemeler tapınak giderlerini karşılayan fona yapılıyordu.
Borçları düzenleyen Hammurabi yasalarının, ilginç bir yanı da, tüketim maddeleri-ürünleri için verilen borçların faizsiz olması yanında, geri ödemeler konusunda ceza uygulansa da, bu cezayı ödeyemeyecek durumda olanlara herhangi bir yaptırım uygulanmamasıdır.
Diğer birçok yasada olduğu gibi, Hammurabi yasalarında da faiz uygulamalarında “azami faiz oranı” belirleniyor ve uygulanıyordu. Faizlerin sınırlanmasına ilişkin düzenlemeler MÖ. 2000 yılında yapılandırılmış ve yüzlerce yıl boyunca yürürlükte kalarak uygulanmıştı. Bu oranlar, tahıllarda gümüşe göre daha yüksekti.
Yaklaşık 1200 yıl sonra, MÖ 6. yüzyılda gümüş ve tahıl borçlanmaları üzerinde uygulanan azami faizler eşitlendi. Yasa, tahıl ya da gümüş olsun, tüm kredilendirme işlemlerinin en az bir tanık katılımıyla yapılmasını öngörüyordu. Tanık olmaksızın yapılan borçlandırma kontratları geçersiz kılınıyor ve borçlu isterse söz konusu krediyi geri ödemiyordu. Üzerinde anlaşılarak kayıt altına alınan faizin azami oranı aşması durumundaysa, yapılan sözleşmeler yine geçersiz sayılıyordu. Bu anlaşmalarda, bir tanık bulunmaması ve üst faiz sınırının aşılması durumu, anlaşmaları hükümsüz kılıyordu.
Bu borçlanma kontratlarında, eğer borçlanan kişi evliyse, (ki bu neredeyse bir zorunluluktu) mutlaka borçlanan kişinin eşinin onayını gösteren bir işlerlik de uygulanıyordu; çünkü yasalar eşlerin haklarını net hükümlerle koruyordu. Toprak ya da konut olsun, malvarlığının yarısı eşlerindi. Bu nedenle, borçlanmalarda böyle bir koşul uygulanıyordu.
Hammurabi’nin yasalarına göre, hangi garantiye dayandırılırsa dayandırılsın, ödenemeyen kredi faizleri karşılığında, eğer yeterli mal ya da ürün varlığı yoksa ve borç ödenemiyorsa, bu kez borçlu için zorunlu çalışma gerekiyordu; ancak, borç karşılığında zorunlu çalıştırılmanın süresi üç yılı aşamıyordu. Daha sonra bu süre uzatıldı. Kayıtlara geçen birçok kontrat, faizin (bazı durumlarda ana paranın da) öngörüldüğü gibi, bir köle ya da borçlunun çocukları tarafından, çalışılarak ödendiğini gösteriyor.
Tapınaklar çok büyük varlıklara sahiptiler ve doğrudan finans işinin içindeydiler; faizli kredilerle çiftçileri ve tacirleri borçlandırıyorlardı. Tapınaklar yoksul çiftçilere verdikleri, tahıl ya da gümüş bazlı krediler için faiz almıyorlardı. Tarihsel kayıtlar, tapınakların kredileri yasal maksimum faizden düşük faizlerle, bazen yarısı, bazen de üçte bir kadarıyla verdiklerini gösteriyor.
Örneğin Babil’deki Marduk tapınağı, borçları nedeniyle özgürlüğünü yitirmiş kölelere özgürlüklerini geri alabilmeleri için faizsiz kredi veriyordu. Sippon tapınağının Güneş Tanrısı da, dönemin ve bölgenin “baş bankeri” olarak kabul ediliyordu. Tapınaklar aynı zamanda hem hukuk merkezleriydi hem de bir yandan faiz karşılığı rehincilik de yapıyorlardı.
Erken dönemlerde tapınakların elinde olan kredilendirme, mevduat ve ödemelere odaklanan bankacılık işlemleri daha sonra, Asur ve Neo-Babil döneminde, şirketlerin/ortaklıkların eline geçti. İlk zamanlarda bu şirketlerin sahibi, tapınak kökenli kraliyet aileleri, ya da tapınak topluluğunun önde gelen bireyleriydi.
Bu dönemde havale işlemleri de yapılmaya başlanmıştı. Bir başkasına havale yapmak için, tapınakların ilgili birimlerinde, havalenin yapılması istenen kişi adına bir belge düzenlenerek havale yapılabiliyordu. Bu konuda yapılması istenen havale miktarı (gümüş ya da tahıl) kadar karşılık ya hemen yatırılıyor, ya da belirli bir vade içinde ödenmek üzere bir de borçlanma belgesi hazırlanıyordu. Aynı dönemde, mevduatlar ise, belirli bir zaman koyularak çekilmek üzere kabul ediliyordu; bir başka deyişle vadeli mevduat sistemi uygulanıyordu.
Tüm bu olup-bitenlerden yüzlerce yıl sonra, artık “nas” dahi olduğu söylenen, ancak, yaşamımızın her alanına fütursuzca giren, girmesine izin verilen ve milyonlarca ocağı söndüren faiz, günümüzde hemen tüm dünyanın ekonomi politikalarında en önemli unsurlardan biri olarak öne çıkmış durumda. Dünyanın en büyük ekonomilerinden, en küçüklerine kadar hemen tüm ülkelerde merkez bankaları, ayda bir ya da bir buçuk ayda bir toplanıp, özellikle enflasyon ve yatırımlarda yaşanan gelişmelere göre faiz kararı alıyor.
Sözünü ettiğimiz bu ülkelerden biri de, elbette Türkiye; uzun yıllar ayda bir toplanan TCMB Para Politikası Kurulu, bir süredir bu süreyi, altı haftaya çıkararak, dünyanın en büyüğü sayılan ABD Merkez Bankası’na (Fed) uyum sağlamış oldu.
Ancak, TCMB kontrolden çıkan enflasyonun önüne geçebilmek için politika faizini Mart 2024'te yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye yükselttikten sonra, yatırımlarda ciddi bir frenlenme etkisi yaratırken, enflasyon bir türlü, uzun yıllar koyulan “yüzde 5’ hedefinin yakınlarına dahi inemedi. Enflasyon bu düzeylere inmediği gibi, yatırımlardaki frenlenmenin etkisiyle de, işsizlik inanılmaz hızla yükselirken, enflasyonda temel etken olan “arz-talep” dengesi, ücret ve maaşların baskılanmasına karşın, yatırımların neredeyse durması etkisiyle, “arz”ı temsil eden üretim yerle bir oldu ve elbette enflasyonun önüne geçilemedi.
Türkiye’nin, yalnızca yılın ilk dört aylık döneminde ödediği faiz 1 trilyon 115,7 milyar lira ile ilk dört aylık dönemler itibarıyla tüm yılların en yüksek faiz ödemesi düzeyine yükseldi. İlk dört ayda kontrole alınan faiz dışı harcamalar reel olarak yerinde sayarken, faiz ödemelerindeki artış yıllık enflasyonu da ikiye katladı.
Bütçe gelirlerinin güçlü bir artış kaydettiği ilk dört ayda, faiz dışı harcamalar reel olarak neredeyse artmazken, 1,11 trilyon lira ile rekor düzeye ulaşan faiz ödemeleri, yüksek tutarda nakit açığı verilmesine yol açtı. İlk dört aylık dönemler itibarıyla tüm yılların en yüksek faiz ödemesi bu yıl gerçekleşti.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre ocak-nisan döneminde Hazine’nin nakit bazda gelirleri önceki yıla göre yüzde 53,2 artışla 5 trilyon 281,2 milyar liraya ulaştı, harcamaları ise yüzde 35,1 artışla 6 trilyon 139 milyar lira oldu. Özelleştirme ve fon geliri olarak 1,6 milyar liralık da giriş kaydedilen bu dönemde Hazine nakit dengesi 856,1 milyar lira açıkla bağlandı. Nakit açığı geçen yılın aynı dönemindekinin yüzde 21,1 altında gerçekleşti. İlk dört aylık dönemler itibarıyla 2022 yılında sadece 66,8 milyar lira olan Hazine nakit açığı, 2023’te 417 milyara, 2024’te 807,5 milyara ve 2025 yılında 1 trilyon 85,2 milyar lira ile en yüksek düzeye ulaşmıştı. Buna göre ilk dört aylık dönemler bazında büyümesi hız kesmekle birlikte açık hâlâ yüksek düzeyini korudu.
İlk dört ayda verilen yüksek nakit açığında rekor düzeye ulaşan faiz ödemeleri etkili oldu. Hazine’nin bu dönemdeki nakit harcamalarının 5 trilyon 23,3 milyar liralık bölümünü oluşturan faiz dışı harcamalar önceki yıla göre yüzde 30,2 ile yaklaşık enflasyon kadar arttı, başka bir deyişle “reel” olarak yerinde saydı. Buna karşılık faiz ödemeleri yüzde 63’le yıllık enflasyonu ikiye katlayan bir artışla 1 trilyon 115,7 milyar liraya ulaştı. Bunun ilk dört aylık dönem itibarıyla tüm yılların en yüksek faiz ödemesi olduğu belirlendi.
Devletin ana gelir ve harcamalarına ait nakit dengesi bu yıl ilk dört ayda geçen yıla göre daha düşük olsa da yüksek tutarda bir açık verirken, önceki yıllarda bütçe açıkları ve borç çevirme ihtiyacı dolayısıyla yüksek faizle gidilen yoğun borçlanmaların mirası olarak Hazine bu döneme yığılmış rekor düzeyde bir itfa yükü ile de karşı karşıya kaldı. Hem nakit açığı hem itfalar dolayısıyla Hazine’nin brüt borçlanması geçen yıla göre bir kata yakın büyüdü.
Hazine ilk dört ayda vadeli iç borçlar için 1 trilyon 206,6 milyar ve dış borçlar için de 247,6 milyar lira olmak üzere toplam 1 trilyon 454,1 milyar liralık borç geri ödemesi gerçekleştirdi. Dış borç geri ödemeleri geçen yılın ilk dört ayına göre sadece yüzde 6,7 artarken, iç borç geri ödemelerinde yüzde 593,2 ile adeta patlama yaşandı. Böylece toplam geri ödeme miktarı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 258,1 yükseldi.
Hazine, ilk dört ayda 856 milyarı aşan nakit açığın finansmanı ve vadesi gelen 1,5 trilyon liralık borcun çevrilmesi için brüt 2 trilyon 142,6 milyar liralık yeni borçlanmaya gitti. Bunun da yine büyük bölümü iç borçlanma şeklinde gerçekleşti. Toplam brüt borçlanma tutarı geçen yılın eş dönemine göre yüzde 83,7 arttı. Ocak-nisan dönemindeki brüt borçlanmanın 1 trilyon 800 milyar 100 milyon liralık bölümü devlet iç borçlanma senedi ihraçları yoluyla iç borçlanma şeklinde gerçekleştirildi. Dört aylık iç borçlanma geçen yılın eş dönemine göre yüzde 67,7 arttı. Aynı dönemdeki itfalardan sonra Hazine’nin dört aylık net iç borçlanması 593,5 milyar lira ile geçen yılın aynı dönemindekinin yüzde 34 altında gerçekleşti.
Yatırımı durdurup, üretimi baltalayan ve milyonlarca kişinin işsiz kalmasına ve açlık sınırı altında gelirle geçime zorlanmasına neden olan yüksek faizcilik yönetiminin öncelikle atması gereken adımların başında, tıpkı komşumuz Mezopotamya’da MÖ. 2400 ile 1700 arasındaki dönemde olduğu gibi, öncelikle tüm tarımsal kredilerin faizleriyle birlikte silinmesi geliyor.
Ayrıca, yine içinde bulunduğumuz coğrafyada yüzlerce yıl önce çok kez yapıldığı gibi, gıda ürünleri ile giyim ve benzeri diğer zorunlu gereksinimler için kullanılan borçların faizsiz verilmesi ve geri ödemeler konusunda ceza uygulansa da, bu cezayı ödeyemeyecek durumda olanlara herhangi bir yaptırım uygulanmamasının zorunlu duruma geldiği ortada.
Bir başka deyişle, çok parası olanın parasını füze gibi yükselten, ancak hiç parası olmayanların yaşamlarını dayanılmaz kılan yüksek faize bir an önce son verilmesinin, birçok önceliğin de önünde geldiğini söylemek ve bu konuda gerekli adımların da bir an önce atılması gerektiğinin altını çizmek yanlış olmayacaktır.
