02 Ocak 2026

Tuğçe Yılmaz - Ekoloji krizinin gündelik hayata yerleştiği yıl: 2025

tugce-yilmaz-ekoloji-krizinin-gundelik-hayata-yerlestigi-yil-2025

Ekoloji krizinin gündelik hayata yerleştiği yıl: 2025

Tuğçe Yılmaz

Kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları ve su kesintileri 2025’te istisnai felaketler olmaktan çıkarken; mega projeler, piyasa temelli iklim politikaları ve militarizmin doğa üzerindeki etkileri krizi derinleştirdi.

2025, Türkiye ve dünyada ekoloji ve iklim krizinin istisnai olaylar toplamı olmaktan çıkıp, gündelik yaşamın süreklileşmiş bir bileşeni haline geldiği yıl olarak kayda geçti.

Kuraklık, aşırı sıcaklar, su kesintileri ve tarımsal kayıplar birbirinden bağımsız başlıklar olmaktan çıkarken; mega projeler, piyasa odaklı iklim politikaları ve militarizmin doğa üzerindeki etkileri bu krizi derinleştiren başlıca unsurlar oldu.

Yıl, ekoloji direnişlerinin yaygınlaşması ve barış ile doğa savunusu arasındaki bağın daha yüksek sesle kurulması bakımından da kritik bir eşik oluşturdu.

 

Aşırı kuraklık ve rekor sıcaklıklar

2025 boyunca Türkiye genelinde ölçülen sıcaklıklar, mevsim normallerinin belirgin biçimde üzerine çıktı.

Yaz aylarında birçok kentte art arda rekor sıcaklıklar kaydedildi; bazı bölgelerde 40 derecenin üzerindeki gün sayısı önceki yıllara kıyasla ciddi biçimde arttı. Son 55 yılın en sıcak temmuz ayında, Silopi’de tüm zamanların ulusal sıcaklık rekoru kırıldı.

Yağış rejimindeki düzensizlik, özellikle kış ve bahar aylarında beklenen yağışların gerçekleşmemesine neden oldu ve kuraklık yılın tamamına yayılan bir olguya dönüştü. Yağışlı gün sayısı, uzun yıllar ortalamasına göre yüzde 14 azalarak 86 gün olarak gerçekleşti.

Yeraltı su seviyelerindeki düşüş, Konya Ovası başta olmak üzere tarım havzalarında kritik eşiklere ulaştı. Obruk oluşumlarındaki artış, kuyuların kuruması ve çiftçilerin daha derin sondajlara yönelmek zorunda kalması, suyun artık yenilenebilir bir kaynak olmaktan uzaklaştığını gösterdi.

Kuraklık, yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil; gıda fiyatlarından kırsal yoksulluğa kadar uzanan zincirleme etkileriyle toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bir kriz olarak ortaya çıktı.

 

Orman yangınları

2025 yazı, orman yangınlarının erken başladığı ve uzun süre kontrol altına alınamadığı bir dönem olarak kaydedildi. Akdeniz, Ege ve Güneydoğu bölgelerinde çıkan yangınlar, yüksek sıcaklıklar, düşük nem ve kuvvetli rüzgârla birlikte hızla yayıldı. Yanan alanların büyüklüğü kadar, yangınların yerleşim alanlarına ve tarım arazilerine yaklaşması da ciddi bir tehdit oluşturdu.

Haziran ve temmuz aylarında 53 şehirde çıkan yangınlarda 80 bin hektardan fazla alan kül oldu. Yangınlarda 17 kişi, yüzlerce hayvan hayatını kaybetti.

Türkiye’nin yangın söndürme kapasitesine ilişkin tartışmalar ise yıl boyunca sürdü. Hava araçlarının yetersizliği, koordinasyon eksikliği, ormanların yakıt yükü ve yangın sonrası rehabilitasyon süreçlerinin şeffaf yürütülmemesi eleştirilerin odağında yer aldı.

 

Su kesintileri

2025’te su kesintileri, başta İzmir olmak üzere birçok kentte geçici bir önlem olmaktan çıkarak kalıcı bir yönetim pratiğine dönüştü.

Baraj doluluk oranları yıl boyunca kritik seviyelerde seyretti, bazı büyük şehirlerde oranlar yüzde 30’un altına düştü.

Plansız kentleşme, nüfus artışı ve sanayi ile tarıma tanınan öncelikler, içme suyuna erişimi giderek daha kırılgan hâle getirdi.

Bazı bölgelerde tankerle su taşınırken, sanayi tesislerinin su kullanımına devam etmesi “Kimin suya erişim hakkı var?” sorusunu gündeme taşıdı.

 

İklim Kanunu

2025 bütünü, Türkiye’de İklim Kanunu tartışmalarının yoğun biçimde takip edildiği bir yıl oldu.

Kanun teklifi ilk olarak 20 Şubat 2025’te TBMM’ye sunuldu, ardından 27 Mart’ta Çevre Komisyonu’nda kabul edildi. 15 Nisan’da görüşmeler geçici olarak askıya alındı; ancak haziran sonuna gelindiğinde yasa sürecinin tamamlanacağı beklentisi güçlendi. Nihayet yürürlük aşamasına ulaşan metin, 2-3 Temmuz 2025 gecesi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Kanun, yayımlandığı 9 Temmuz 2025’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kanunun resmî gerekçesi, Türkiye’yi 2053 net sıfır emisyon hedefine dair hukuki bir çerçeveyle tanıştırmak ve iklim değişikliğiyle mücadelede kapsamlı bir temel oluşturmak olarak açıklansa da, metnin içeriği ciddi eleştirilere konu oldu. Kanun, sera gazı emisyonlarının ticaretini düzenleyen bir Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve piyasa temelli mekanizmaları merkeze aldı; ancak bilim insanları ve çevre uzmanları, bu yaklaşımın krizle mücadelede “piyasa araçlarına aşırı güven” riski taşıdığına dikkat çekti.

Eleştirilerin odak noktalarından biri, kanunun bağlayıcı azaltım takvimleri ve net hedefler içermemesi oldu. Kanun, fosil yakıt kullanımının aşamalı olarak azaltılmasına dair somut bir yol haritası sunmadığı için “sadece emisyon ticaretine odaklanan bir ticaret kanunu” olarak tanımlandı.

Sonuç olarak, kanun 2025’te yürürlüğe girip bağlayıcı bir yasal çerçeve sağlasa da; tarihsel süreci, tartışmalı içeriği ve eleştiri eksenleriyle iklim politikalarının Türkiye’de nasıl şekillendiğini gösteren bir kırılma noktasına dönüştü.

 

Zirai don

Şubat ayının ikinci yarısı ve mart ayı boyunca Türkiye’nin birçok bölgesinde art arda yaşanan ani sıcaklık düşüşleri ve zirai don olayları, tarımsal üretimde ağır kayıplara neden oldu.

Kış mevsiminin görece ılık geçmesinin ardından gelen sert soğuklar, özellikle erken çiçeklenen meyve ağaçlarını vurdu. Ege, Akdeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun bazı havzalarında elma, kayısı, şeftali, üzüm ve ceviz başta olmak üzere çok sayıda üründe ciddi zarar oluştu.

Bazı bölgelerde ürün kaybı yüzde 40-50 seviyelerine yaklaştı; özellikle küçük ve orta ölçekli üreticiler için bu kayıplar yalnızca bir sezonluk gelir düşüşü değil, doğrudan borçlanma ve üretimden çekilme riski anlamına geldi.

Don olayları, iklim krizinin tarımı yalnızca artan sıcaklıklarla değil, ani, öngörülemez ve uç hava olaylarıyla da tehdit ettiğini somut biçimde ortaya koydu.

Mevsimlerin kayması, çiçeklenme ve hasat takvimlerinin bozulması, tarımsal üretimi yapısal bir kırılganlık içine soktu.

 

Kanal İstanbul

2025’in ilk aylarından itibaren Kanal İstanbul Projesi; tüm toplumsal, bilimsel ve hukuki itirazlara rağmen yeniden gündeme taşındı.

Yılın özellikle ilk yarısında, imar planları, rezerv yapı alanları ve bağlantılı altyapı projeleri üzerinden Kanal güzergâhındaki hareketlilik arttı. Bu süreç, projenin fiilen rafa kaldırılmadığını, aksine parça parça ilerletildiğini gösterdi.

2025 boyunca, Kanal İstanbul’un İstanbul’un içme suyu havzaları üzerindeki etkileri yeniden tartışmanın merkezine oturdu. Özellikle Sazlıdere Barajı ve çevresindeki havzalar, projenin yaratacağı su kaybı riski nedeniyle öne çıktı.

Bilim insanları ve meslek örgütleri, İstanbul’un iklim krizi nedeniyle zaten azalan su kaynaklarının Kanal İstanbul ile birlikte geri dönülmez biçimde tahrip edileceği uyarısını yineledi. Aynı dönemde, Kanal güzergâhında kalan tarım arazilerinin yapılaşmaya açılması, gıda güvenliği ve yerel üretim açısından ciddi bir tehdit olarak değerlendirildi.

Yaz aylarına girilirken Marmara Denizi’ndeki ekolojik kırılganlık da Kanal İstanbul tartışmalarının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Müsilaj riski, oksijen seviyesi düşüşü ve deniz ekosistemindeki bozulma sürerken, kanalın Karadeniz-Marmara arasındaki su dengelerini daha da bozacağına dikkat çekildi.

Kanal İstanbul, bu yıl, yalnızca bir altyapı projesi değil; iktidarın iklim krizine rağmen mega projelerde ısrarın sembolü olarak öne çıktı. Kuraklık, su kesintileri ve aşırı hava olaylarının gündelik hayatı doğrudan etkilediği bir dönemde, “kalkınma” söylemiyle savunulan projenin ekolojik maliyetleri daha görünür hâle geldi.

 

#COP30 ve Türkiye’nin ev sahipliğinde #COP31

Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 30. Taraflar Konferansı (COP30) ve COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilecek olması, 2025’in öne çıkan en önemli küresel iklim gelişmeleri arasında yer aldı.

 

COP30’da ülkeler:

2035’e kadar yıllık 1,3 trilyon ABD doları iklim finansmanı mobilizasyonu,

Uyum finansmanının 2025’e kadar iki katına, 2035’e kadar üç katına çıkarılması,

Kayıp ve zarar fonunun operasyonelleştirilmesi ve düzenli yenileme döngüleri,

Küresel Uygulama Hızlandırıcısı ve 1,5°C için Belém Misyonunun başlatılması,

COP tarihinde ilk kez iklim dezenformasyonu ile mücadele taahhüdü, konularında anlaşmaya vardı.

Ancak ekoloji örgütleri, zirvenin “yeşil vitrin”e dönüştüğünü vurguladı.

Önümüzdeki yıl COP31’in Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenleneceği ise kesinleşti.

2022’den bu yana ev sahipliği için yarışan Türkiye ile Avustralya arasında varılan uzlaşmaya göre “Müzakereler Başkanı” görevini Avustralyalı bir temsilci üstlenecek.

 

Samandağ’dan Moda Bostanı’na ekoloji direnişleri

Tüm bu karanlık tabloya rağmen 2025, yerel ekoloji direnişlerinin yaygınlaştığı ve birbirine temas ederek güçlendiği bir yıl oldu.

Samandağ, Kurtderesi ve Dikmece’de tarım alanlarını ve zeytinlikleri savunan mücadeleler; Hesandin ve Kulp’ta maden ve enerji projelerine karşı çıkan köylü direnişleriyle birlikte anıldı.

İstanbul’da Moda Bostanı etrafında gelişen mücadele ise kentte müşterek alanların savunusunun simgelerinden biri haline geldi. Mücadele sonucunda, Aralık 2025’te Moda Bostanı ve çevresindeki yaklaşık 12 bin metrekarelik alan için açılan tartışmalı ihale iptal edildi.

Söz konusu direnişler, ekoloji mücadelesinin yalnızca çevresel değil; mülksüzleştirmeye, rant politikalarına ve karar süreçlerinden dışlanmaya karşı kolektif bir itiraz olduğunu ortaya koydu.

 

Kaynak: Bianet

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.