23 Ocak 2026

Osman Şenkul - YZ insanlığa ve doğaya büyük zararlar vererek ilerliyor

osman-senkul-yz-insanliga-ve-dogaya-buyuk-zararlar-vererek-ilerliyor

YZ insanlığa ve doğaya büyük zararlar vererek ilerliyor

Osman Şenkul

Gazeteler, televizyonlar bir ekonomik kriz sürecinde piyasalarda ve ekonominin birçok düzleminde neler olup bittiğini, binlerce haberle duyurur, yüzlerce yoruma yer verirler. Önemli olan, insanların kendi çevresinde olup bitenlerin ne anlama geldiğini, başkalarının da neler yaşadıklarını ve gelecekte neler olacağına ilişkin ipuçlarına ulaşmaktır. Kriz ekonomisidir asıl olan; herkesi kasıp kavururken, kimlerin yaşamlarını nasıl etkilediğini göstermektir bir ölçüde de…

Günümüzün 3000-4000 yıl öncesinin ekonomik yaşamı, bugünkü kadar karmaşık olmasa da, benzer gelişmeler gösterdi. Örneğin, ekonomi zaman zaman büyük canlılık ve dolayısıyla büyüme gösterirken; tarih, batan, dibe çöken, derin kriz yaşayan ekonomileri de yazar. Günümüzde olduğu gibi, antik dönemlerde de ekonomik krizlerden sonra, geride kalan krizin şiddetine bağlı olarak, devlet gibi üst yapılardan, bireyler ve aileler gibi altyapılara kadar ekonominin tüm unsularında bir yeniden yapılanma yaşandı.

Bugünkü yeniden yapılanmalarda görünen, kriz sonrası vurgun ekonomileri, tarihte de yaşandı. Bugünün ekonomi dünyasında, daha çok pazar payı ve daha çok kar için yapılan her türlü taklitçiliğin, hırsızlığın en ilkel biçimleri tarihte de yaşandı. Tarihte yaşanan bir krizin, Ege uygarlığı çevresinde ekonomik, ticari yaşamı ve bunun aile yapısında meydana getirdiği değişimler, belki de tarihin ilk teknoloji hırsızlığını (taklitçiliğini) gerçekleştirdi.

Milattan Önce 8’inci yüzyıl başlarında, Attika (Yunanistan) Yarımadası, Trakya, Ege Adaları ve Ege’nin Anadolu kıyılarındayız. Yaşanan uzun bir ekonomik canlanmanın ardından baş gösteren savaşlar sonucu bölge zenginlikleri talan edildi ve 150-200 yıl sürecek derin bir ekonomik kriz baş gösterdi. Çok hızlı bir gelişme gösteren ve temel kurallara kavuşan ekonomi, birden bire ilkel dönemlerine geri döndü.

Ticaret neredeyse tamamen ortadan kalktı. Krizden önce oldukça refah içinde yaşayan bölge aileleri büyük bir yoksulluk içine düştü. Her aile, mümkün olduğunca dışarıdan mal almamaya çalışıyor, yalnızca kendi gereksinimlerini karşılayacak gıda maddelerini üretebiliyordu. Ayrıca harcama yapacak bir ek üretimleri olmadığı için, kendi gereçleri ve diğer olanaklarıyla elbise, ayakkabı, ev eşyası ve tarım araçlarını aileler kendileri yapmaya çalışıyorlardı.

Ailede herkes bir iş yapıyordu. Erkekler tarlaları sürüyor, ağaç dikiyor, ekinleri biçip topluyor, un öğütüyor, evcil hayvanlara bakıyor, koyun ve keçileri sağıyor, yağ ve peynir üretiyorlardı. Kadınlar ise evde yün büküp kumaş dokuyorlar ve bunlarla da ailenin gereksinim duyduğu giysileri dikiyorlardı. Bunun yanında, çocukları besleyip büyütmek, yemek pişirmek, çamaşır yıkamak da kadınların asli görevleriydi.

Ekonomideki bu değişimler yalnızca sıradan insanları değil, sarayı da etkilemişti. Kral Odysseus, ekin biçiyordu, buğdayı öğütüyordu. Kral ayrıca gemi yapımcılığı ile evdeki karyolaları üretecek ve onarabilecek kadar marangozluk öğrenmişti. Kraliçe Penelope da sarayda hizmetçileriyle birlikte kumaş dokuyordu. Prenses ise halayıklarıyla birlikte çamaşır yıkayarak “saray ekonomisi’ne katkıda bulunuyordu. Bu ekonomik gelişmeler, yalnızca saraylarda ve büyük toprak sahipleriyle ticarette etkin kişilerin evlerinde bulunan hizmetçilere ve kölelere de bir tür eşitlik getirmişti.

Köleler ve hizmetçiler, evin ve sarayın en ağır işlerini görmelerine rağmen, diğer aile bireylerinin de kendileriyle birlikte çalışmak zorunda kalmaları ve dolayısıyla yaptıkları işlerde “eşit” duruma gelmeleri nedeniyle aile içindeki diğer bireylerle aynı düzeye yükselmişlerdi (ya da diğerleri onların düzeyine indi). Bu durum, köleleri çok mutlu etmişti, çünkü eve ve mutfak işlerinde, tarlada, bahçede aynı işleri yaptıkları aile bireyleri ile birlikte dinsel törenlere de katılabiliyorlardı.

Bu yıllarda, bölge ekonomisinin hemen tamamı tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Homeros’un şiirlerinden de anlaşıldığına göre, bölgede tarım daha çok ovalarda yapılmakta ve gübreleme kullanılmakta ve nadas uygulanmaktaydı. En çok ekilen iki ürün buğday ve arpaydı. Ayrıca zeytin ve üzüm yetiştiriciliği yapılmakta, yemeklerde buğday ekmeği yenilmekte ve tatlı şarap içilmekteydi. Zeytinyağı da yemeklerde ve aydınlanmada kullanılıyordu.

Hayvancılıkla geçinenler daha çok koyun, keçi ve domuz beslemekteydi. Bunun yanı sıra, büyük baş hayvanlardan boğa ve diğer sığırlar yetiştirilmekte, hayvanların bir bölümü de özellikle kurbanlık olarak beslenmekteydi. Bunun yanında, özellikle Ege’nin Anadolu yakasında at yetiştiriciliği de vardı. Hayvan yetiştiriciliğini bölgede daha çok büyük sürü sahipleri ellerinde bulunduruyor ve servetleri bunlara dayanıyordu. Tarih kayıtlarına göre, hayvan sürülerine sahip olanların yoksullaşma riski daha büyüktü. Büyük toprak sahibi, kuraklık olsa da toprağını elinde tutmakta, oysa sürü sahibi bir salgın hastalık zamanında hızla yoksullaşmaktaydı.

Ekonominin büyük bir bölümü tarım ve hayvancılıkla aile içi üretimler temsil etse de, bakır ve demir işleri ile çömlekçilik, inşaat ustalığı, marangozluk gibi meslekler de aynı dönemde bulunmaktaydı. Ancak, bu imalathanelerin sahipleri büyük ölçüde yoksul düştükleri için imalat yapamaz olmuşlar, imalathanelerini kapatmak zorunda kalmışlardı. Bu zanaatkarlar, birkaç büyük imalathane sahibinin yanına ücretli işçi olarak girdiler. Böylece, bu büyük ekonomik kriz tarihin ilk “ücretli emek” olgusunu da yaratmış oldu.

Bölgedeki ekonomik kriz, Milattan Önce 8’inci yüzyılın sonlarına doğru yerini yavaş yavaş ekonomik canlanmaya bıraktı. Ulaşım yeni tekniklerin yardımıyla ilerledi ve böylece bölgelerarası ilişkiler gelişti ve ticaret yeniden cardandı. Girit, Rodos, Kıbrıs, Evboia Adası (Ege), Argolis ve Lakonia (Ege’nin Yunanistan kıyısı) ile Anadolu’nun Ege kıyılarındaki tüm kentler birer büyük ticaret merkezleri durumuna geldiler. Ulaşım daha da geliştikçe, ticaretin yönü Suriye ve Fenike kıyılarına kadar uzandı.

Bu bölgelerde ilişkilerin yeniden kurulması sonucu, ticaretin yanı sıra tarımsal, hayvansal ve zanaatkar üretimlerde de önemli ölçüde artış gözlendi. Yunanistan ve Batı Anadolu yerleşik uygarlıklarında üretilen mallar yeniden bu bölgelerde yoğun bir şekilde taşınmaya başlandı. Suriye kıyısındaki El- Mina limanı hemen tüm Ege’nin mallarının taşındığı yer haline geldi.

Mezopotamya, Filistin ve Mısır’ın renkli kumaşları, baharatları, madeni eşyaları ve türlü sanayi malları kervanlarla bu limana getiriliyor, burada Ege’nin buğdayı, şarabı, zeytinyağı ile değiştiriliyordu. Egeli tacirler buğday, şarap ve zeytinyağı karşılığında aldıkları sanayi mallarını ve kumaşları ülkelerine götürüyorlardı.

Bu mal değişimleri ticaretin iyice canlanmasını sağladı. Ama bunun yanında, belki de “Tarihin ilk taklitçiliğini” yaratmıştı. Ege uygarlıkları, özellikle Avrupa tarafından gelen büyük saldırılar karşısında itildikleri ekonomik kriz nedeniyle teknolojide, Suriye, Mezopotamya, Filistin, Mısır ve diğer Doğu uygarlıklarının gerisinde kalmışlardı. Ticaret yoluyla gelen sanayi ürünleri ve kumaşları Ege uygarlıklarının da teknolojide ilerlemesini sağladı. Bölgeye getirilen mallar, demirci, marangoz ve dokumacı ustaları tarafından iyice inceleniyor ve taklit edilmeye çalışıyordu. Önceleri çok acemice yapılan bu taklitler, giderek bu alanlarda ustalık kazanan zanaatkarların elinde gerçeklerinden daha da kaliteli olmaya başladı.

Milattan Önce 8’inci yüzyıl bitip, 7’inci yüzyıla girildiğinde artık Ege uygarlıkları kesin bir ekonomik canlanmanın içindeydiler. Doğudan taklitçilikle alınan teknolojileri daha da geliştiren Egeliler, artık yine zamanlarından 150-200 yıl öncesinde olduğu gibi ticaret ve ekonomide liderliği ellerine geçirmişlerdi. Teknolojiyi elde eden Ege uygarlıkları, özellikle Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çok iyi değerlendirmesini bildiler ve teknolojiyi geliştirenlerden daha da ileri duruma geçtiler. O dönemde, şimdiki gibi patentler, know-how’lar bulunmadığı için, bu teknoloji taklitçiliğinden dolayı kimse Ege uygarlıklarını suçlayamadı elbette.

Bir süredir, yapay zeka bağlantılı teknolojik gelişmeleri ve özellikle çalışanlar ve doğa üzerindeki etkilerini tartıştığımız buradan, insanlığın başlangıcına baktığımızda, dönemine göre oldukça zor sayılabilecek, “ateş üretim teknolojisini” geliştirerek adımını atan insanın, sıkıştığı hemen her dönemde yeni teknolojiler geliştirerek, ayakta kalmayı ve ileriye dönük adımlarını atmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Yukarıdaki öyküsünde de, 27-28 yüzyıl öncesinde yaşanan bu teknolojik atılımların da, yine söz konusu “ayakta kalma ve ilerleme” temelli çabaların örnekleri olarak tarihteki yerini aldığını görüyoruz.

Enerji iletim devrimi, bilgi iletişim devrimi ve bilgi işlem / bilgisayarlar devriminin yaşandığı ve bu nedenle “Bilimsel Teknolojik Devrim” Yüzyılı da anılan 20. Yüzyıl’ı geride bıraktıktan sonra, 21. Yüzyıl’ın gündemine de “yapay zeka” bazlı teknolojik gelişmeler oturdu. Ancak, bugüne kadar yaşadığımız pratikler, yapay zekanın “insan odaklı olmadığını” gösterdi. Tam tersi, yapay zeka teknolojisinin, işsizlikten, üretimsizlikten, doğa katliamına kadar bir çok zararı daha çok öne çıkmaya başladı.

Bugünkü bu kötü tabloyu önceden görenlerden Massachusetts Institute of Technology (MIT) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu, 2021 Ağustos'ta, daha işin başlarında yazdığı "Yapay Zeka'nın Zararları" başlıklı çalışmasında, şu uyarıyı yaptı:

“Bu nedenle, bu maliyetleri önlemenin en iyi yolunun, yapay zekayı düzenlemek ve yapay zeka araştırmalarını bu zararlı girişimlerden uzaklaştırıp, yapay zekanın insan verimliliğini artıran yeni görevler ve çalışanları ve vatandaşları güçlendirebilecek yeni ürünler ve algoritmalar yaratabileceği alanlara yönlendirmek olduğu sonucuna vardım.

Elbette, böyle bir yönlendirmenin olası olmadığını ve yapay zekanın düzenlenmesinin, hem hızla değişen, yaygın doğası hem de uluslararası boyutu nedeniyle, diğer birçok teknolojinin düzenlenmesinden daha zor olduğunu biliyorum. Ayrıca dikkatli olmalıyız, çünkü tarih, hükümetlerin ve güçlü çıkar gruplarının yeni teknolojilere karşı çıktığı ve bunun ekonomik büyüme için feci sonuçlar doğurduğu örneklerle doludur (örneğin, Acemoglu ve Robinson, 2012). Bununla birlikte, bu potansiyel zararların önemi, bu tür tartışmaları başlatma ihtiyacını haklı çıkarmaktadır.”

Acemoğlu'ndan tam iki yıl sonra 12 Ağustos 2023'te Scientific America'da yayınlanan, "YZ Gerçek Zarar Veriyor. İnsanlığın Sonu Aldatmacasından Çok Buna Odaklanalım" başlıklı yazıda da, şu uyarı yapılıyor:

“Politika yapıcıları, yapay zekanın zararlarını ve risklerini, ayrıca otomatik sistemlere yetki devretmenin yol açtığı zararları (yoksulların güçsüzleştirilmesi ve siyahi ve yerli ailelere yönelik polis baskısının yoğunlaşması dahil) araştıran sağlam bilimsel çalışmalardan yararlanmaya çağırıyoruz. Bu alandaki sağlam araştırmalar (sosyal bilimler ve teori oluşturma dahil) ve bu araştırmalara dayanan sağlam politikalar, bu teknolojinin insanlara zarar vermek için kullanılmaması konusuna odaklanılmasını sağlayacaktır.”

Kısacası, işi “yapaya” bağlamaya çalışanlar ile, daha şimdiden “yapay”dan büyük zararlar görenler arasındaki derin uçurum giderek daha da derinleşecek gibi görünüyor. Bir başka deyişle, tarihin her döneminde teknolojiye sahip olan zirve kesim, en dipte kalanların ayağa kalkma mücadelesini bastırdığı gibi, bugün de, acımasız yapay zeka kanalıyla kâr dağlarını yüceltmeye ve varlıklarını küresel düzeyde devleştirmeye çalışanların elinde, hem insanlık, hem doğaya karşı büyük zararlar vererek ilerliyor.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.