07 Ağustos 2026

Osman Şenkul - Yüksek faiz yerine Sümerler’deki gibi üretimi artıracak politikalar gerekiyor

osman-senkul-yuksek-faiz-yerine-sumerlerdeki-gibi-uretimi-artiracak-politikalar-gerekiyor

Yüksek faiz yerine Sümerler’deki gibi üretimi artıracak politikalar gerekiyor

Osman Şenkul

Ekonomide büyümeler, alternatif elektrik akımına benzer; elektrikteki “+” bölgelerin en yüksek noktası ekonomide “tavan” ve “-” bölgelerin en yüksek noktası da “dip” olarak tanımlanıyor. Bununla birlikte, saptanabilen bu “doruk-taban” noktaları, bir başka deyişle ekonominin en canlı olduğu dönemlerle en durgun olduğu dönemler, günümüzden ancak birkaç yüzyıl gerisine kadar sağlıklı bir şekilde ölçülebiliyor, daha önceki dönemler ise tahmini bilgilerle ortaya konulabiliyor.

Bunun yanında, bu ölçümlerin ortaya koyduğu bir diğer gerçek de, dünyada iş bölümü, ekonomik yaşam karmaşıklaştıkça, yani günümüze doğru gelindikçe, dünya ekonomisinde “doruk-taban” frekansları daha sıklaşıyor. Son zamanlarda birkaç on yıla inen bu frekans sıklığı, tarihin ilk dönemleri için 1000-1500 yıllık, sonraları da 100-150 yıllık aralarla ölçümlenebiliyor.

Tarihsel kayıtlar ve aktarımlar, dünya ekonomisinin ilk doruk noktasına da yaklaşık 1000-1500 yıllık bir tırmanış sonucu ulaşıldığını gösterir. Milattan Önce 4000-4500 yıllarında Mezopotamya’da şekillenmeye başlayan ekonomik canlanma, Milattan Önce 3000'li yıllarda Sümerler döneminde en yüksek noktasına tırmandı.

Bu canlanmanın motor gücü de, yine günümüzde olduğu gibi, konut için tabak, tencere, fırın, gıda depolama kapları, fıçılar gibi gereksinmeler ile karasaban, çapa gibi tarım aletlerinin üretiminin çok hızlı artması oldu. Buluntular, tüm bu malların ilk ortaya çıkışlarının ve yoğun olarak kullanımlarının aynı dönemlere rastladığını ortaya koyuyor.

Ekonomik büyümenin son derece hızlı gitmesi üretkenlik üzerinde de aynı dönemlerde etkisini gösterdi. Daha önce en ilkel şekilde yapılan tarım, kazanılan deneyim ve gözlemlere dayanan birikimler sonucu giderek daha verimli bir şekilde yapılmaya başlandı.

Dönemin koşullarına göre oldukça bilimsel sayılabilecek şekilde mevsimler ilk kez ölçülerek, doğru zamanda doğru tarımın yapılmasına başlandı. Artık, ekilen topraklar bilinçli bir şekilde nadasa bırakılıyordu. Uzun kurak yazlara karşı da ilk önlemler Sümerler ve çevrelerindeki kavimler tarafından gerçekleştirildi. Nehirlerden tarlalara uzun kanallar açıldı. Yüksekteki tarlalara su ulaştırabilmek için ilk su bentleri yine bu dönemlerde yapıldı. İnsanlık tarihinin ilk ve bu noktaya sıfırdan gelinmesi nedeniyle “en büyük ekonomik sıçramasını” işte bu zamanlarda, herkesin eşit ve aynı düzeyde özgürlüğe sahip olmasından sonra ulaştı.

Ekonomik yaşamın bu denli canlanması aynı zamanda nüfus artış hızını da tırmanışa geçirdi. Savaşların da sonraki dönemlerdeki gibi çok sık görülmemesinin de etkisiyle nüfus artışı büyük bir tempoya ulaştı. Gerek üretimin giderek önemli ölçüde yükselerek, artan nüfusun gereksinimlerini daha geniş kapsamlı karşılayacak noktalara ulaşması, gerek üretim artışlarının tarımın dışına da genişleyerek, ekonomideki genel büyümeyi desteklediği bu tarihin ilk büyük canlanma, büyük paylaşım savaşlarının çıktığı dönemlere kadar sürdü.

Bu önemli gelişmelerin yaşandığı Milattan Önce 3000’lere bugünden bakınca, ekonomik canlanmanın etkisiyle ortaya çıkan olgulardan birisi de, büyük oranlara yükselen nüfus artış hızı oluyor. Buna karşın, günümüzden yaklaşık 50 yüzyıl gerilerde yaşanan ekonomik canlanmanın etkisiyle hız kazanan nüfus artış hızının, bugünlerde özellikle Türkiye’de tam tersine, önemli ölçüde düştüğüne tanık oluyoruz.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da, geçen 2 Mayıs günü Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı'ndaki konuşmasında vurguladığı gibi, Türkiye'de toplam doğurganlık hızı 2014'ten bu yana düşerek nüfusun yenilenme eşiği olan 2,1'in altına geriledi. Böylece, Türkiye’de yıllık nüfus artış hızı binde 5 seviyelerine kadar yavaşladı ve bu gelişmeler de, “ortanca yaşın artması ve toplumun yaşlanması” gibi kalıcı demografik dönüşümleri beraberinde getirdi. Buna göre, Türkiye’de 2024'te 1,48'e düşen bu oranın 2025 yılında daha da geriye gittiği tahmin ediliyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de 2014'te yılda 1 milyon 35 bin bebek dünyaya gelirken, 2023'te 1 milyonun altına düştü.

Elbette, tüm bu önemli gelişmelerin temelinde Türkiye ekonomisinde yaşanan daralmalar yatıyor ve buna bağlı olarak da, ekonomideki büyümenin de önemli ölçüde frenlendiğine ilişkin veriler de ortaya çıkıyor. İş Bankası Ekonomik Araştırmalar Bölümü verilerine göre, 2026'nın ilk çeyreğinde ekonomi çeyreklik bazda yalnızca yüzde 0,1 ile oldukça sınırlı büyüyebildi. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Temmuz 2026 raporunda da, Türkiye'nin 2026 yılı büyüme tahmini yüzde 3,4'ten yüzde 2,9'a, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerinde de yüzde 3,3’ten yüzde 3,1’e  düşürüldü. Bu oran teknik olarak bir daralma olmasa da, Türkiye'nin istihdam yaratma ve uzun dönemli büyüme potansiyelinin altında bir hızı ortaya koyduğu da açıktır.

Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda genel ekonomi gündeminde de öne çıkmaya başladı. Türkiye ekonomisinin en önemli sivil toplum kuruluşlarından İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Çarşamba (5 Ağustos) günü yaptığı, “Finansman zinciri kırılırsa üretim zinciri de durur” başlıklı açıklamada, “Geçici kredi paketleri sanayicimize nefes aldırır ancak kalıcı çözüm; Türkiye’nin sanayi finansman mimarisini yeniden kurmaktır” çağrısı yaptı.

Bahçıvan, son açıklanan İSO Türkiye İmalat PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) verilerinin imalat sanayinde yaşanan zayıflamanın geçici bir dalgalanmanın ötesine geçtiğini ve finansman sorunlarının artık üretim zincirinin tamamını etkileyen yapısal bir meseleye dönüştüğünü gösterdiğine dikkat çekti. Bilindiği gibi, İmalat PMI, imalat sanayi sektörünün ekonomik sağlığını ve büyüme eğilimini ölçen öncü bir ekonomik göstergedir

Açıklamasında Temmuz ayında 47,7 olarak gerçekleşen İSO Türkiye İmalat PMI verisinin, 50 eşik değerinin altında kalmaya devam ettiğini hatırlatan Bahçıvan; faaliyet koşullarındaki bozulmanın 28’inci aya ulaştığını, yeni siparişlerin zayıf seyrini koruduğunu, üretim ve istihdamın gerilediğini vurguladı ve ekledi:

“PMI verisindeki sınırlı yükseliş bizi yanıltmamalıdır. Üretim ve istihdam uzun zamandır düşüş trendi gösteriyor. Yeni siparişlerdeki zayıflık devam ediyor. Bu tablo, sanayide yalnızca talep sorunu yaşanmadığını; finansman, işletme sermayesi ve likidite zincirinde de ciddi bir bozulma bulunduğunu açıkça göstermektedir.”

Türkiye’deki sanayiciler açısından finansman sıkışıklığının artık yalnızca bankadan kredi bulabilme meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Bahçıvan, bu durumu şöyle özetledi:

“Kredi mekanizması yeterince çalışmadığında finansman ihtiyacı ortadan kalkmıyor; yalnızca adres değiştiriyor. Büyük alıcıların vadeleri uzuyor, vade farkları üzerinde baskı oluşuyor ve finansman maliyeti tedarik zinciri boyunca aşağıya doğru aktarılıyor. Sonuçta en ağır yükü, pazarlık gücü daha sınırlı olan KOBİ üreticilerimiz ve tedarikçilerimiz taşıyor. Bugün birçok KOBİ’miz yalnızca üretim yapmakla kalmıyor; müşterisinin finansman ihtiyacını da fiilen üstleniyor. Alacağını geç tahsil ediyor, işletme sermayesi ihtiyacı büyüyor, fakat aynı anda banka kredisine erişimi zorlaşıyor. Sanayicinin görevi müşterisini finanse etmek değil; üretmek, yatırım yapmak, istihdam sağlamak ve ihracat yapmaktır.”

Enflasyonun kalıcı olarak düşürülmesi, cari açığın kontrol altında tutulması ve makroekonomik istikrarın sağlanmasına yönelik hedefleri son derece önemli bulduklarını ifade eden Bahçıvan, geniş ve kontrolsüz bir kredi büyümesi talep etmediklerinin altını çizdi:

“Mesele mevcut istikrar programından vazgeçmek değildir. Mesele, programın üretim ve yatırım ayağını kalıcı finansman araçlarıyla tamamlamaktır. Üretime, ihracata, teknolojiye ve verimliliğe yönelen finansmanın; seçici, izlenebilir ve ölçülebilir mekanizmalarla ayrı bir kanala kavuşturulması gerekiyor.”

Bahçıvan, dönemsel kredi paketleri, yapılandırmalar ve kampanyaların sanayici açısından değerli olduğunu; ancak bu adımların yapısal sorunu tek başına çözemeyeceğini vurguladı. Geçici destek paketlerinin sanayiciye nefes aldıracağını da vurgulayan Bahçıvan, kalıcı çözümün, nefes alınacak finansman sistemini yeniden kurmak olacağını belirterek, banka kredisine “aşırı bağımlı” mevcut yapının, daha dengeli, çeşitli ve dayanıklı bir modele dönüştürülmesini istedi ve ekledi:

“Sanayicimizin ihtiyaç duyduğu şey, bu iradeyi destekleyen doğru finansman iklimidir. Unutulmamalıdır ki; finansman zinciri kırılırsa üretim zinciri de durur. Üretim zincirinin durması ise yalnızca sanayicinin değil; istihdamın, ihracatın, şehirlerimizin ve Türkiye’nin geleceğinin meselesidir. Sanayiye sahip çıkmak, Türkiye’ye sahip çıkmaktır.”

İSO Başkanı Bahçıvan’ın bu açıklamasından da görüleceği gibi, uzun zamandır Türkiye ekonomisini sarsan “yüksek faiz” politikası artık birçok alanda olduğu gibi, sanayi üretimini de yerle bir ediyor; çünkü, yüksek faiz politikası, borçlanma maliyetlerini artırarak yurt içi tüketimi ve özel sektör yatırımlarını baskılayarak, Türkiye ekonomisindeki büyüme hızını düşürdü, düşürmeye devam ediyor...

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından enflasyonu kontrol altına almak amacıyla uygulanan sıkı para politikası, ekonomik aktivitede belirgin bir yavaşlamayı beraberinde getirdi. Nitekim TÜİK verilerine göre ekonomi önceki dönemlerin gerisinde kalarak 2026'nın ilk çeyreğinde yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü ve çeyreklik büyüme hızı yüzde 0,1 seviyesine kadar geriledi.Yüksek faiz oranlarının büyümeyi yavaşlatma mekanizması şu ana kanallar üzerinden gerçekleşti:

Konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi faizlerinin hızla yükselmesi, bireylerin borçlanarak harcama yapmasını zorlaştırdı.

Nakit avans ve kredi kartı faiz oranlarındaki artış, iç talebin en büyük motoru olan perakende harcamalarını bıçak gibi kesti.

Yüksek mevduat faizleri, hanehalkını tüketim yapmak yerine parayı bankada tutarak risksiz getiri elde etmeye teşvik etti.

Şirketlerin yeni fabrika, makine veya hat yatırımları için kullandığı ticari kredi maliyetleri zirve yaptı. Bu durum kapasite artış yatırımlarını durdurdu.

Krediye son derece bağımlı olan inşaat ve otomotiv gibi lokomotif sektörlerde satışlar sert geriledi. Bu gerileme imalat sanayisine sirayet ederek üretim hacmini düşürdü.

Yatırım yapamayan ve satışları düşen şirketler, bütçelerini dengelemek adına personel alımlarını durdurduğu gibi istihdamı da daralttı.

Ayrıca, personel alımının durdurulması ve işten çıkarmalar atıl işgücü oranının yüksek kalmasına yol açarak harcanabilir geliri, dolayısıyla toplam talebi daha da düşürmesine karşın, faizin neden olduğu yüksek maliyet nedeniyle, enflasyon yüksek kalmaya devam etti.

Enflasyonun üzerindeki politika faizi, ya da genel olarak “pozitif reel faiz” olarak adlandırılan bu durum, ekonomideki tüm dengeleri kökten değiştirir. Böylesi durumlarda, öncelikle, bankaların fonlama maliyetleri arttığı için tüketici, konut ve ticari kredi faizleri hızla yukarı gider. Yüksek faiz oranları nedeniyle hem bireyler hem de şirketler borçlanmaktan kaçınır.

Kredi kartı ve nakit avans maliyetleri arttığı için ertelenebilir harcamalar durma noktasına gelir. Şirketler yeni fabrika, makine veya istihdam yatırımları için gereken kredileri çok yüksek maliyetli buldukları için, bu yönde adım atmazlar. Dolayısıyla, yatırımlar azaldığı için ekonomik büyüme (GSYH) hızı düşer, ekonomi soğur. Pozitif reel faiz, her zaman “enflasyonu düşürmek için acı bir reçete” diye adlandırılır.

Tarihte enflasyonu düşürmek amacıyla uygulanan pozitif reel faiz uygulamaları, ülkelerin makroekonomik koşullarına göre büyük başarılar veya derin krizler doğurdu. Örneğin, ABD’de "Volcker Şoku" (1979–1983) diye adlandırılan uygulamada, 1970'lerde ABD'de petrol krizleriyle tetiklenen çift haneli kronik bir enflasyon (stagflasyon) dalgası yaşanıyordu. ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Paul Volcker, enflasyon beklentilerini kırmak amacıyla, enflasyon yüzde 14 düzeyindeyken, politika faizini agresif bir şekilde yüzde 20’ye yükseltti. Bunun etkisiyle, ABD ekonomisi 1980 ve 1981-1982 yıllarında iki derin resesyona girdi, işsizlik yüzde 10'u aştı.

Yine 1970'li yıllarda Brezilya, Meksika ve Arjantin gibi Latin Amerika ülkeleri, küresel piyasalardan ABD doları cinsinden çok yoğun bir şekilde borçlanmıştı. Volcker Şoku etkisiyle, Latin Amerika ülkeleri, aldıkları değişken faizli dolarların faiz yükünü taşıyamadı. Pozitif reel faizin küresel yan etkisi olarak Meksika 1982'de temerrüde düştüğünü (iflas) açıkladı. Bölge ülkeleri için "Kayıp On Yıl" (Lost Decade) olarak bilinen, hiperenflasyon ve kitlesel yoksullukla geçen karanlık bir dönem başladı.

Türkiye’de de yaşadığımız gibi, 2023 genel seçimleri sonrasında TCMB politika faizini hızla yükseltti. Böylece, ortaya çıkan pozitif reel faiz ortamı enflasyonun ana eğilimini aşağı çekip TL varlıkları cazip kılsa da, reel sektör üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Kredi faizlerinin aşırı yükselmesi nedeniyle şirketlerin finansmana erişimi zorlaştı, konkordato ilanlarında ciddi artışlar yaşandı ve sanayi üretimi ile büyüme hızında yavaşlama eğilimleri baş gösterdi.

Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz “pozitif reel faiz” ortamında, dozaj iyi ayarlanmazsa veya çok uzun süre çok yüksek seviyelerde (yüzde 10 ve üzeri ex-ante reel faiz) tutulmakta ısrar edildiği için, İSO Başkanı Bahçıvan’ın da açıklamasında vurguladığı gibi, üretken tabanın küçülmesine (sanayisizleşme) ve istihdam kayıplarına yol açtı. Tüm bu gelişmelere karşın, TCMB, yüzde 37 düzeyindeki politika faizini son Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında üst üste 4. kez sabit bıraktı.

Kısacası, bir yandan sanayi üretimini büyük ölçüde baskılayıp, ekonomik büyümeyi yerle bir eden yüksek faiz politikası, diğer yandan halkın alım gücü, yüksek enflasyon ve ücretlerin sabit kalması nedeniyle 2026 yılının ilk 7 ayında yaklaşık yüzde 20 düzeyinde eridi. Ocak 2026'da net 28.075 TL olarak belirlenen asgari ücrete Temmuz ayında ara zam yapılmaması, enflasyon karşısında ciddi bir reel değer kaybına yol açtı. TÜİK verilerine göre, asgari ücretin reel değeri 23.423 TL'ye geriledi; alım gücü kaybı 4.652 TL’yi, İTO verilerine göre, asgari ücretin reel değeri 23.096 TL'ye geriledi; alım gücü kaybı 4.980 TL’yi ve ENAG verilerine göre de, asgari ücretin reel değeri 21.624 TL'ye geriledi; alım gücü kaybı 6.451 TL’yi buldu. Temmuz ayında yasal düzenlemeyle 23.552 TL'ye çıkarılan en düşük emekli aylığı da, sadece ilk ayında 419 TL değer kaybetti.

DİSK-AR Ücret Kayıpları İzleme Raporu (Ağustos 2026) verilerine göre, enflasyon ile vergilerin işçi ücretlerine yedi aylık faturası en az 1 trilyon 487 milyar liraya ulaştı. Bu kapsamda, yılın yedinci ayında enflasyonun sadece sigortalı işçi ücretlerine birikimli toplam faturası 798,6 milyar liraya yükselirken, gelir ve damga vergilerinin toplam faturası 688,3 milyar TL oldu. İşçilerin birikimli toplam vergi ve enflasyon nedeniyle kaybı, 2025’in ilk yedi ayına göre yüzde 46,2 arttı. İşçiler Temmuz 2026’nın en az 13 gününü vergi, kesinti ve enflasyona çalıştı. Ortalama işçi ücretinin vergi ve enflasyon nedeniyle kaybı (kesinti hariç) 17.141 TL olarak gerçekleşti.

Öte yandan, Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Merkezi (BİSAM) Açlık ve Yoksulluk Sınırı Raporu'na göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için yapması gereken minimum gıda harcaması (açlık sınırı) 36.324 TL, barınma ve diğer tüm temel ihtiyaçlar dahil yoksulluk sınırı ise 119.330 TL olarak gerçekleşti. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu verilerine göre de, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 38.216 TL'ye yükselerek asgari ücreti çok geride bıraktı. Yoksulluk sınırı ise 117.336 TL'ye ulaştı. TÜİK Satınalma Gücü Paritesi verilerine göre de, Türkiye'nin kişi başına düşen GSYH endeksi 67 puanda kalarak Avrupa Birliği (AB) ortalamasının yüzde 33 altında yer aldı.

Tüm bu gelişmeler, antik Sümerler’in, günümüze göre çok ilkel sayılacak yöntemlerle üretimi artırarak tırmandığı tarihin ilk ekonomik zirvesine tırmanmak bir yana, günümüzde dağın eteklerinde dahi yaşamın giderek zorlaştığını; ısrarla sürdürülen yüksek faiz politikasından kurtulmadan, ekonomik büyümenin ve halkın alım gücünün kurtarılmasının olanaksızlaştığını gösteriyor.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.