16 Ekim 2026

Osman Şenkul - Yüksek faiz ve paranın dolaşım hızının yavaşlaması ekonomik büyümeyi frenliyor

osman-senkul-yuksek-faiz-ve-paranin-dolasim-hizinin-yavaslamasi-ekonomik-buyumeyi-frenliyor

Yüksek faiz ve paranın dolaşım hızının yavaşlaması ekonomik büyümeyi frenliyor

Osman Şenkul

Hazine ve Maliye Bakanlığı, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) çok özel çabalarının da desteğinde, nihayet 57 ay sonra, uzun süredir yoksulluğu tırmandıran, Türkiye’yi küresel düzeyde “gıda enflasyonu şampiyonluğuna” doğru taşıyan enflasyonu yüzde 30’un altına çekebildi. Bildiğimiz üzere, bir türlü düşürülemeyen enflasyonla mücadelede, paranın kontrolünün elde tutulması için, uzun yıllardır görülmemiş “yüksek faize” sarılan ekonomi yönetimi, her şeye karşın paranın kontrolünü bir türlü sağlayamadı. Oysa, iyi bilinir ki, piyasadaki para kontrolsüz şekilde arttıkça enflasyon şahlanır ve bu “para sarmalı” birçok ekonomi yönetiminin başını yer. Birçok ekonomi yönetiminin rüyasında ise “aranan para”ya sahip olmak vardır.

Örneğin, 12. Yüzyılın ikinci yarısına bakalım; tüm Avrupa’da ticaret hayatı hızla yayılıyor ve yeni yeni ticaret yolları açılıyor, ilk kez kent devletler bu canlı ticari yaşamdan daha çok pay alabilmek için “birlik”ler oluşturuyorlardı. Ancak, ticari yaşam o denli hızlı gelişiyordu ki, dolaşımdaki para, talepleri karşılayacak kadar çok değildi. Avrupa’nın hemen her yerinde çıkarılan paralar yine her yerde kullanılıyordu; ancak, yine de yetersiz kalıyorlardı.

Kısacası, 12. Yüzyılın ikinci yarısı tam anlamıyla para darlığının çekildiği bir dönemdi. O zamana kadar kent devletlerinde ya da krallıklarda para basılmış, piyasaya sürülmüş ve bu paralar yıllarca kullanılmıştı. Ticaret hayatının hızlı gelişmesiyle ortaya çıkan “para darlığını” gidermek için 12. Yüzyılın sonlarına doğru İngiliz Sterlini basıldı.

Ancak, sterlinin piyasaya sürülmesi yetersiz kaldı. Bunun üzerine, yüzyıllar önce terk edilmiş olan “altın para”ya yeniden başvuruldu. Dönemin ilk altın parası 1252 yılında Cenova’da basıldı. Yine aynı yıl Floransa’da “altın florinler” basılıp tedavüle sokuldu. Yine yetersiz kalınca 1264’te altın “Venedik Dukası” basıldı.

Bundan iki yıl sonra 1266’da da Aziz Luis’in “altın ecu”su piyasaya sürüldü. Altın Ecu’nun basıldığı yıl Fransızlar da gümüş “gros tournois” piyasaya sürdüler. Piyasanın “para”ya olan bu talebi yine de karşılanamıyordu. Adeta, paralar kapanın elinde kalıyordu. Doğal olarak, her zaman olduğu gibi, piyasa yine “başının çaresine” baktı ve kendi çözümünü buldu. Artık, panayırlarda ve organize olmamış alışveriş noktalarında takas yoluyla alışveriş, giderek alıp başını yürümüştü. Ancak, takas yoluyla alışveriş, giderek komplike bir duruma evrilen ticaret hayatı için çok geri sayılabilecek bir teknikti. Bu nedenle, bugünün senetleri, ya da kredi kartlarıyla benzerlik taşıyan bir tür “kredi kâğıdı” sistemiyle alışveriş yapılmaya başlandı.

Ticaret yaşamının her türlü ekonomik düzenleme ve enstrümanı kat kat aşan bir hızla gelişmesi, ekonomi bilimcilere göre kaçınılmaz sona ulaştı: Kriz. 1280 yılında Flanders’ta patlak veren ekonomik bunalım, 14 ve 15. Yüzyıllar boyunca kademe kademe tüm Avrupa’yı sararak etkisi altına aldı ve yıllarca süren yoksulluk ve salgın hastalıklar binlerce can aldı.

Kısacası, paranın kıt olduğu bu yıllarda, para belirli bir dolaşım hızına dahi ulaşsa, ekonominin çevrilmesine yetecek düzeylere ulaşamayınca, başta ticaret olmak üzere, ekonominin tüm aşamalarını darmadağın ediyordu ve dolayısıyla ciddi ekonomik krizlerin yollarını döşüyordu. Bir başka anlatımla, Milattan Önce Yedinci Yüzyıl’da, Batı Anadolu’nun kent devletlerinin en gelişmişlerinden biri olan Lidya’da tedavüle çıkarılan tarihin ilk “devlet garantili standart paraları” ekonominin baş aktörü olduktan bu yana, “üretim, miktar, dolaşım hızı…” gibi birçok etkenin desteğinde, çok parlak mutlu günlerin kapısını açtığı gibi, büyük yıkımlara neden olan krizlere, hatta büyük savaşlara neden olmuş, birçok uygarlığın çöküşünün yolunu açmıştı. Tüm bunların temelinde, paranın sahipliğinden, değerine ve elbette dolaşım hızının yarattığı etkilere kadar birçok “kritik etken” bulunuyor.

Ekonomistlere göre, bir ülkede paranın dolaşım hızının düşmesi, paranın belirli bir zaman diliminde el değiştirme sıklığının azalması ve insanların nakit ya da mevduatı ellerinde daha uzun süre tutmayı (para talebinin artmasını) tercih etmesi anlamına gelir. Bunun temel nedenlerinden biri, tahvil, bono, vadeli mevduat gibi alternatif finansal varlıkların  getirdiği faiz oranı düşük olduğunda insanların parayı ellerinde tutmanın maliyetinin (fırsat maliyetinin) azalmasıdır. Ayrıca, likit kalmak veya parayı hemen harcamak cazip gelmediği için para piyasada daha yavaş döner.

Ayrıca, toplumun tüketimden çok biriktirmeye yöneldiği dönemlerde (örneğin hanehalkının borçlarını kapatma çabası veya geleceğe yönelik endişeler), kazanılan para hemen mal ve hizmete dönüşmez; banka hesaplarında ya da yastık altında bekler. Bunun arkasında da, “ekonomik belirsizlik ve güvensizlikler” yatar. Özellikle ekonomik krizler, işsizlik endişesi, savaş veya siyasi istikrarsızlık gibi dönemlerde tüketiciler harcamalarını kısar. Dolayısıyla bireyler ve bazı küçük ölçekli şirketler "tasarruf" veya "ihtiyat" amacıyla nakit ya da benzeri güvenli varlıkları ellerinde tutmayı yeğler, bu da harcama akışını yavaşlatır.

Daha da önemlisi, paranın dolaşım hızının düşmesi, ekonomide çarkların yavaş döndüğünü gösterir ve enflasyon ile milli gelir üzerinde doğrudan aşağı yönlü (daraltıcı) bir baskı oluşturur; kısacası, ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Çünkü, paranın yavaş dönmesi, harcamaların ve yatırımların ertelenmesi demektir. Şirketlerin satışları düştükçe üretim azalır ve ekonomik büyüme kan kaybeder ve bu durum “durgunluk ve işsizliği” tetikler; çünkü, üretimdeki düşüş, fabrikaların kapasite küçültmesine ve istihdamı azaltmasına yol açar. Bu da milli geliri daha da aşağı çeken bir ekonomik durgunluğa (resesyona) neden olabilir.

Özetle; bir merkez bankası piyasaya ne kadar para sürerse sürsün, insanlar o parayı harcamayıp ellerinde tutuyorsa (dolaşım hızı düşükse), o para ne enflasyon yaratır ne de ekonomik büyüme sağlar; ekonomi atalete sürüklenir.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCMB) para arzı verileri dolaşım hızının düştüğünü doğruluyor. Paranın dolaşım hızı (), nominal GSYH'nin para arzına () bölünmesiyle () hesaplanır. Mevcut tablonun dolaşım hızını düşürmesinin 3 temel nedeni şunlardır:

Öncelikle, para vadeli hesaplarda hareketsiz kalır; çünkü M3 para arzındaki aylık artışların en büyük motoru vadeli TL mevduatları ve para piyasası fonlarıdır. Yüksek politika faizi (%37-%40 bandı), hanehalkını ve şirketleri parayı piyasada harcamak (yani M1 içinde tutmak) yerine, yüksek getiri sağlayan vadeli hesaplarda (M2/M3) "kilitlemeye" teşvik etmektedir. Bankada bekleyen para el değiştirmediği için dolaşım hızı matematiksel olarak düşer.

Ancak, ekonomi açısından bundan daha da önemlisi, “kredi daralması ve ticari yavaşlama” etkisidir. TCMB verilerinde hanehalkı kredi büyüme hızının gerilediği açıkça görülüyor; çünkü, yüksek borçlanma maliyetleri yüzünden piyasaya kredi kanalıyla yeni likidite enjekte edilse bile, bu para hızla tüketime dönüşmüyor. Dolayısıyla, piyasada alışveriş ve işlem hacmi azaldığı için aynı banknotun el değiştirme sıklığı da azalıyor.

En dar ve en akışkan para tanımı olan M1'deki ivme kaybı ise, ekonomik aktörlerin günlük harcamalarını minimumda tuttuğunu ve likit parayı hızla getiri getiren finansal araçlara aktardığını gösterir. Bu da paranın reel ekonomide dönme hızını bloke eden en büyük unsurdur.

TCMB verilerine göre, son dönemde para arzı tanımlarında (M1, M2, M3), büyüme hızlarında belirgin bir yavaşlama ve likidite kompozisyonunda değişimler gözlenmektedir. Bu durum, piyasada paranın el değiştirme sıklığının (dolaşım hızının) düşmesiyle doğrudan ilişkilidir.

TCMB'nin güncel parasal gelişmelere ve analitik bilanço raporlarına göre, M1 11,4 trilyon TL seviyesindedir. Yıllık büyüme hızı son dönemde yüzde 39 civarında seyrediyor. Özellikle vadesiz döviz mevduatlarındaki çözülme ve nakit talebindeki azalma nedeniyle M1'de dönemsel olarak aylık daralmalar ya da büyüme hızında yavaşlamalar görülüyor. M2 (Orta Genişlikte Para Arzı - M1 + Vadeli Mevduatlar): ~29,4 trilyon TL sınırına ulaştı. M3 (en geniş para arzı - M2 + repo, para fonları vb.): ~32,5 trilyon TL düzeyindedir; ancak, yıllık büyüme oranı ise  yüzde 32,3 düzeyine kadar geriledi.

Dolayısıyla, küresel ekonomideki gelişmeler, yeni teknolojik buluşlar gibi gelişmelerde ve giderek yükselen ve sertleşen rekabette geri kalmamak için Türkiye’nin gerçekte en büyük gereksinimi olan “ekonomik büyüme”de biraz daha hız kazanmanın gereği de ortadadır. Ancak, tüm bu gereksinimlere karşın, Türkiye ekonomisi, 2026'nın ilk çeyreğinde, yukarı yönlü revize edilerek yüzde 0,3 ve ikinci çeyreğinde yüzde 1,1 büyüdü ve böylece Türkiye'de GSYİH büyüme oranı, 1995'ten 2026'ya kadar ortalama yüzde 1,16 düzeyinde kaldı.

Böylesi gelişmeler, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemlerdeki büyümesine ilişkin öngörüleri de ister istemez baskılıyor. Örneğin, önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, Dünya Bankası Türkiye’nin 2026 yılı büyüme tahminini sıkı para politikaları, gerileyen reel ücretler ve artan enerji maliyetlerini gerekçe göstererek yüzde 3,7’den yüzde 2,8’e düşürdü. Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye ekonomisinin iç talepteki yavaşlama ve sıkılaşma adımları doğrultusunda dengelendiğini belirterek 2026 büyüme beklentisini yüzde 3,4’ten yüzde 2,9’a indirdi.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü de (OECD), hazırladığı küresel ekonomik görünüm raporlarında Türkiye’nin 2026 yılı büyüme öngörüsünü aşağı yönlü revize ederek, yüzde 3,1’den, yüzde 2,7 düzeyine çekti. Ayrıca, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası da (EBRD), yüksek enflasyon ve sıkı finansal koşulların iç talebi baskılaması nedeniyle Türkiye’nin 2026 büyüme tahminini yüzde 3,5’ten, yüzde 3,0’e indirdi. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings de, iç talebi sınırlayan sıkı para politikalarının etkisiyle Türkiye’nin 2026 yılı büyüme beklentisini yüzde 3,6’dan yüzde 2,8 düzeyine düşürdü.

Buradan bakınca, TÜİK’in, Nisan 2022'den bu yana enflasyon sepetindeki ortalama madde fiyat listesini mahkeme kararlarına ve kesinleşen Danıştay / istinaf hükümlerine rağmen açıklamamakta ısrar ederek, 57 ay sonra, geçen Eylül ayında, yüzde 29,73 ile yüzde 30’un altına indirdiği, ancak, ekonomi uzmanlarının bir araya gelerek kurduğu Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) aynı ayda yüzde 46,61 olarak hesapladığı enflasyon, aynı zamanda Türkiye’nin ihtiyacı olan “ekonomik büyümeyi” de olabildiğine baskılıyor.

Her şeyden önce, "Enflasyonun düşmanı yüksek faiz değil, üretimsizliktir" görüşü, özellikle yapısalcı ekonomik yaklaşımlar ve arz yönlü iktisat teorileriyle güçlü bir şekilde örtüşmektedir; bu görüşe göre enflasyonun temel nedenlerinden önde geleni, piyasadaki mal ve hizmet arzının (üretimin), mevcut talebi karşılayamamasıdır. Eğer bir ülkede yeterince üretim yapılmıyorsa, ürünler kıtlaşır ve fiyatları yükselir ve dolayısıyla bu durum arz yönlü enflasyon veya maliyet enflasyonu yaratır. Yüksek faiz oranları yatırım ve üretim maliyetlerini artırır. Firmalar borçlanarak yeni fabrikalar açamaz veya üretim kapasitelerini büyütemez. Bu da üretimsizliği kalıcı hale getirerek uzun vadede enflasyonu daha da körükleyebilir.

Bu nedenle, enflasyonu kalıcı olarak düşürmenin yolu faizi artırmak değil; üretimi, verimliliği, teknolojik yatırımları ve yapısal reformları artırarak mal arzını çoğaltmaktır. Özellikle, üretim için dahi ara mal ve teknoloji ürünleri ithal etmek zorunda olan ve dolayısıyla, enflasyonun kökeninde dışa bağımlılık, yüksek hammadde maliyetleri ve yetersiz yerli üretim olduğu için, sadece faiz artırmak üretimi daha da baltaladığı gibi, ekonomiyi durgunluğa (stagflasyona) sürükler. Bu nedenle, yapısal sorunları çözülmemiş ekonomilerde kalıcı çözümün yolu üretim gücünü artırmaktan geçer.

Dolayısıyla, bir ekonomide kalıcı büyümeyi sağlamak, üretimi teşvik etmek ve yapısal sorunları çözmek ve yüksek enflasyonu düşürmek için “faize sarılmak” değil, üretimin artmasını sağlayacak, rekabetçi üretim kapasitesi ve sürdürülebilir büyüme için üretimi artırmayı temel alan yapısal reformların acilen devreye sokulması gerekir.

Tüm bu adımları atıp, üretimin desteklendiği bir ekonomide, paranın dolaşım hızı da alabildiğince yükselir; bugünlerdeki gibi kağnı arabalarının dahi gerisinde kalmaz.

Kısacası: Yüksek enflasyonun baş düşmanı yüksek faiz değil, yüksek üretimdir.

 

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.