09 Ekim 2026

Osman Şenkul - Yüksek faiz üretimi baskılıyor, işsizliği tırmandırıyor, ithalatı körüklüyor

osman-senkul-yuksek-faiz-uretimi-baskiliyor-issizligi-tirmandiriyor-ithalati-korukluyor

Yüksek faiz üretimi baskılıyor, işsizliği tırmandırıyor, ithalatı körüklüyor

Osman Şenkul

Dünya genelinde, en büyükleri de dahil olmak üzere, merkez bankalarının faiz politikaları genel olarak, “Yüksek faiz oranları, geleneksel ekonomik teoride enflasyonu yükseltmez; aksine toplam talebi kısarak enflasyonu düşürmek amacıyla kullanılır” anlayışına dayanır. Ancak, yine neredeyse tüm merkez bankaları söz konusu politikalarını, “faizlerin üretimi baltaladığını, maliyetleri artırdığını ve yapısal bir krize yol açtığını” da göz önüne alarak geliştirip uygular; çünkü, yüksek faizlerin üretimi vurarak enflasyonu körüklemesi, ekonomide maliyet yönlü enflasyon ve stagflasyon süreçlerinde gerçekleşir.

Her şeyden önce, toplumun tüm gereksinimlerini karşılayacak üretimi yapan işletmeler büyük ölçüde, hammadde, makine ve işletme sermayesi için krediye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla, faizler çok yüksek olduğunda üretim maliyetleri de bu düzeyleri de aşarak aşırı ölçüde yükselir; çünkü, üretimini yapmak için yüksek faizle borçlanan şirketler bu ek maliyetleri nihai ürün fiyatlarına yansıtarak fiyat artışlarına yol açar. Bir başka deyişle, merkez bankalarının enflasyonu düşürmek için uyguladığı politikalar “daha yüksek enflasyona” neden olur.

Bu tür gelişmeler, piyasalarda talebi baskılamaktan çok, “arzın kısılmasına” neden olur; çünkü yüksek borçlanma maliyetleri nedeniyle firmalar yatırımları durdurur veya üretimi kısar. Piyasada mal ve hizmet arzı azaldığında, insanların hâlâ birçok ürüne gereksinimi ve karnını doyurmak zorunda olduğu için talep bir ölçüde canlı kalır; böylece, üretimi baltalayan yüksek faizin yarattığı “kıtlık” fiyatları daha da yukarı fırlatır. Dolayısıyla, “enflasyonu düşürmek” amacıyla atıldığı ilan edilen “yüksek faiz adımı” yüksek enflasyon ile ekonomik durgunluğun (krizin) bir arada yaşandığı stagflasyona yol açar.

Ekonomideki böylesine gelişmeler yalnızca üretici sektörü ve tüketici kitlelerini değil, aynı zamanda devletin faiz giderlerini de artırır. Bu gelişmeler, devletin bütçesini zorlayacağı için ortaya çıkacak söz konusu devasa bütçe açıkları da para basılarak veya borçlanarak kapatılır; böylece “deva olsun” diye başvurulan “yüksek faiz ilacı” dolaylı olarak uzun vadeli enflasyonu tetikler. Böylesi durumlarda, parasını mevduat hesaplarında, devlet tahvillerinde veya diğer sabit getirili araçlarda tutanlar, hiçbir risk almadan daha yüksek reel getiri elde ederler. Ayrıca, yüksek faiz oranları, küresel yatırımcılar için o ülkenin para birimini cazip hale getirir. Dışarıdan gelen bu fonlar, yüksek faiz getirisinden yararlandıkları gibi, bu ülkede üretim azaldığı için, ithalat da yükselir; tıpkı geçmişte “tarım ülkesi” olarak bilinen Türkiye’de, dünyanın her yanından tarım ürünleri ve et ithalatı yapılmak zorunda kalındığı gibi.

Ticaret Bakanlığı verilerine göre, ağırlıklı olarak Rusya’dan ithal edilen ekmeklik ve makarnalık buğday, miktar ve değer bazında tarım ithalatının ilk sıralarında yer alıyor. Ayrıca, yağlık ayçiçeği tohumu ve ham ayçiçeği yağı, bitkisel yağ sanayisi için yoğun olarak ithal ediliyor. Mısır, soya fasulyesi ve soya küspesi de, hayvan yemi ve sanayi kullanımında değerlendirilmek üzere ithal edilen önemli tahıllar arasında yer alıyor. Yine ağırlıklı olarak hayvan yemi sanayisi için arpa da ithal edilen tahıllar arasında bulunuyor. Bunun yanında, palm yağı, pamuk, yaprak tütün, kırmızı mercimek ve bakliyatlar da ithal ediliyor. Bunların yanında, balık ve diğer deniz ürünleri, süt ürünleri, canlı hayvan ve et, hazır unlu mamuller, işlenmiş meyve ve sebzeler de ithal ediliyor. Aynı kayıtlar, tüm bu ithalatın büyük bölümünün; Kanada, Rusya, Ukrayna, Brezilya, Arjantin, İrlanda, Yeni Zelanda, Bosna-Hersek, Sırbistan, İtalya, Fransa, Tayland ve Macaristan başta olmak üzere dünyanın hemen her kıtasındaki ülkelerden ithal edildiğini gösteriyor.

Kısacası, yüksek faiz yalnızca finansal dengeleri bozmuyor; aynı zamanda, üretimi baskılıyor ve dolayısıyla ithalatın artışını da körüklüyor. Bu nedenle, olumsuz şoklar karşısında merkez bankalarının faiz politikalarındaki geleneksel olmayan politika araçlarının daha sık kullanılması gerekebilir. Ancak, niceliksel genişlemenin aktarımına ilişkin belirsizlikler ve merkez bankası bilançolarının büyüklüğüne dair endişeler, zaman zaman bu tür araçların kullanımını sınırlayabilir. Bu nedenle, Türkiye’nin son dönemde yaşamakta olduğu büyük olumsuz şoklar karşısında, iş döngüsü yönetiminin yükünün daha büyük bir kısmını maliye politikasının üstlenmesi gerekebilir. Düşük faiz oranları ayrıca getiri arayışı davranışını da körükleyerek, makro ve mikro ihtiyati politika yapıcılar için zorluklar yaratabilir.

Genel olarak, küresel denge faiz oranının kalıcı olarak düşük seviyelerde kalma olasılığı, gelecekte döngüyü istikrara kavuşturmak için en iyi yaklaşımın ne olacağı konusunda politika yelpazesi genelinde gerçek bir tartışma başlatılmalıdır.

Günümüz küresel ekonomik dengeleri bakımından, ülkeler arasında büyük farklılıklar bulunsa da, reel faiz oranlarında belirgin bir ortak eğilimin varlığı, küresel faktörlerin etkili olduğunu gösteriyor. Günümüzde, küresel talepte aşırı ısınma belirtilerinin çok az olduğu, düşük ve istikrarlı bir enflasyon ortamında gerçekleşmiş olması, Türkiye açısından, uzun vadeli piyasa faiz oranlarındaki sürdürülebilir düşüşün de temelini oluşturacaktır. Genellikle, söz konusu denge faiz oranının, küresel trend büyüme beklentilerine ve arzu edilen tasarruf ve yatırım tercihlerini şekillendiren faktörlere bağlı olduğu düşünülür.

Bu aşamada, her ne kadar birincil hedef enflasyonu düşürmek olsa da, aynı zamanda Türkiye açısından son dönemde daha da önem kazanan büyüme beklentileri göz önüne alındığında, küresel denge faizi aynı zamanda ekonomik aktörlerin arzu edilen tasarruf ve yatırım tercihlerine de bağlı olacaktır.

Bildiğimiz gibi, Türkiye TCMB'nin yüzde 50 politika faizi ile Ağustos 2024 itibarıyla yüzde 59,25 faizli Venezuela'dan sonra dünyanın en yüksek ikinci faiz oranına sahip ülke konumuna tırmandı. Bu dönemde Gana (yüzde 29), Malavi (yüzde 26), Kongo (yüzde 25), Sierra Leone (yüzde 24,5), Zimbabwe (yüzde 20) ve Angola (yüzde 19,5) gibi az gelişmiş ülkeleri de faizde geride bırakan Türkiye, TCMB’nin Eylül 2026 toplantısında gösterge gecelik borç verme faiz oranını art arda beşinci kez yüzde 37'de sabit tutarak, dünyadaki en yüksekler arasındaki yerini koruyor.

Böylesi, üretimi baltalayan durumlarda da, ekonomideki büyüme de baskı altında kalıyor. Son günlerde yaşanan fon krizi ve buna bağlı gelişmelerin de etkisiyle, birçok uluslararası kuruluşun Türkiye’nin ekonomik büyüme beklentilerinde önemli ölçülerde indirim yaptığını biliyoruz. Örneğin, Dünya Bankası Türkiye'nin 2026 yılı büyüme tahminini sıkı para politikaları, gerileyen reel ücretler ve artan enerji maliyetlerini gerekçe göstererek yüzde 3,7'den yüzde 2,8'e düşürdü. Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye ekonomisinin iç talepteki yavaşlama ve sıkılaşma adımları doğrultusunda dengelendiğini belirterek 2026 büyüme beklentisini yüzde 3,4'ten yüzde 2,9'a indirdi.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü de (OECD), hazırladığı küresel ekonomik görünüm raporlarında Türkiye'nin 2026 yılı büyüme öngörüsünü aşağı yönlü revize ederek, yüzde 3,1’den, yüzde 2,7 düzeyine çekti. Ayrıca, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası da (EBRD), yüksek enflasyon ve sıkı finansal koşulların iç talebi baskılaması nedeniyle Türkiye'nin 2026 büyüme tahminini yüzde 3,5'ten, yüzde 3,0'e indirdi. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings de, iç talebi sınırlayan sıkı para politikalarının etkisiyle Türkiye'nin 2026 yılı büyüme beklentisini yüzde 3,6’dan yüzde 2,8 düzeyine düşürdü.

Faizlerin yüksek düzeylerini koruduğu Türkiye’de, enflasyon da aynı şekilde yükseklerde tutunmaya devam ediyor. Buradan, Eylül ayı enflasyon verilerine bakacak olursak, mahkeme kararlarına karşın “enflasyon sepetinin” içeriğini açıklamayan Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre, Eylül’de aylık enflasyon yüzde 1,84 oldu ve dolayısıyla yıllık enflasyon da yüzde 29,73 ile “yüzde 30” sınırının “altında kaldı.” Buna karşılık, akademisyenlerden oluşan bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu'na (ENAG) göre ise, Eylül enflasyonu aylık yüzde 2,10 olurken yıllık enflasyon yüzde 46,61 olarak hesaplandı.

Bu arada, Eylül ayı için Bloomberg HT'nin düzenlediği enflasyon anketine katılan 19 kurumun medyan beklentisi aylık yüzde 2,2 düzeyindeydi ve dolayısıyla yıllık enflasyonun ise ağustosa göre düşmesi ve yüzde 30,30 olması bekleniyordu. Ankete göre, 2026 yıl sonu için beklenti yüzde 29,7 ve 2027 yılı için tahmin yüzde 24 olarak açıklandı.

Enflasyonda yüksek düzeyler “korunurken” doğal olarak yoksulluktaki ağırlık da artıyor. Örneğin, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi'nin (BİSAM) Ağustos 2026 dönemi raporuna göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için yapması gereken aylık gıda harcamasını yansıtan “açlık sınırı” 37 bin 203 liraya, gıda ile birlikte kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi tüm temel harcamalar için haneye girmesi gereken toplam geliri temsil eden yoksulluk sınırı da 122 bin 217 liraya yükseldi. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (TÜRK-İŞ) en güncel dönem olan Eylül 2026 araştırması sonuçlarına göre açlık sınırı: 37 bin 801 liraya, yoksulluk sınırı da 123 bin 130 liraya yükseldi.

Görüleceği gibi, bu tasarruf-yatırım çerçevesi, devreye giren farklı etkenlerin göreceli büyüklüklerine ilişkin genel bir açıklama sunuyor. Bu temel eğilimlerin gelecekteki yönü hakkında makul varsayımlar kullanarak, bu etkilerin hızlı bir şekilde tersine dönme olasılığının düşük olduğu açıktır. Dolayısıyla, yüksek faiz denilince, hemen akla kısa vadede borçlanma maliyetlerinin arttığı ve dolayısıyla yatırımların durma noktasına geldiği açıktır; bunun doğrudan etkilerinin temelinde işsizlikteki hızlı yükselişleri ve halkın üzerindeki ekonomik baskıların da giderek daha da ağırlaştığını görüyoruz.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de, Eylül ayı enflasyon verileriyle ilgili olarak sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Yıllık enflasyon 57 ay sonra (Kasım 2021) yüzde 30’un altına geriledi” dedi. Ancak, bu “müjde” TÜİK’in yüzde 1,84’lük aylık Eylül enflasyonu ile sağlanan “yüzde 29,73” verisine dayanılarak veriliyor. Oysa, ENAG’ın, Bloomberg HT'nin düzenlediği enflasyon anketine katılan 19 kurumun medyan beklentisi olan “yüzde 2,2”nin de biraz altında kalan “yüzde 2,1” olarak belirlediği aylık enflasyon ile “57 ay sonra” yakalanan başarı biraz daha ertelenecekti. Kısacası, en uzman kesimlerin öngörülerinin dahi altında kalan TÜİK’in verisinin “57 aylık zaferi”nin inandırıcı olabilmesi, Nisan 2022'den bu yana saklanan Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) kapsamındaki “madde sepeti fiyat listesinin (ortalama ürün fiyatlarını)” kamuoyuyla paylaşılmasına bağlıdır.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.