10 Temmuz 2026

Osman Şenkul - Türkiye "Gıda Enflasyonu Dünya Şampiyonluğu"na NATO desteğinde ilerliyor

osman-senkul-turkiye-gida-enflasyonu-dunya-sampiyonluguna-nato-desteginde-ilerliyor

Türkiye "Gıda Enflasyonu Dünya Şampiyonluğu"na NATO desteğinde ilerliyor

Osman Şenkul

Ankara’da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'nin açılışında, Türkiye olarak 2030'dan önce savunma harcamalarımızın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranını yüzde 3,5 yapmak için tedbirlerimizi aldığımızı, güvenlik ve dayanıklılıkla bağlantılı harcamalarda ise şimdiden yüzde 1,5'lik GSYH payına ulaştığımızı, böylece yüzde 5 hedefine, Lahey'de belirlenen 2035 yılından 5 yıl önce erişmeyi hedeflediğimizi, NATO liderlerine bildirdik.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre 2026 yılı Türkiye nominal Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) değeri, yüzde 3,4 büyüme öngörüsüyle 1,64 trilyon dolar düzeyine yükselecek. Birleşik Krallık/Londra merkezli, çok uluslu profesyonel hizmetler ağı PwC'ye  (PricewaterhouseCoopers) göre de, aynı dönemde Türkiye'nin GSYH'sinin yaklaşık 1,7 trilyon dolar düzeyinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Orta vadeli programlar ve büyüme trendlerini göz önüne alarak yapılan hesaplamalar da, 2030 yılı için Türkiye GSYH büyüklüğünün 2 trilyon dolar sınırına dayanacağını gösteriyor.

Bülten’in 74. sayısındaki yazımızda da vurguladığımız gibi, “NATO verilerine göre” Türkiye’nin savunma harcamaları dışında, NATO bütçesine doğrudan katılımı da, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 2,3’ünü kapsıyor. Böylece, Türkiye’nin 2025 yılında 1,6 trilyon doları bulan GSYH’den NATO bütçesine katılım için ödediği de 36,8 milyar doları (1,73 trilyon TL) buluyor. Elbette bu miktar yalnızca NATO bütçesine katılımı temsil ediyor; bunun dışında, NATO bağlamında yapılan savunma harcamaları da aynı dönemde 30 milyar doları (1,41 trilyon TL) buldu. Böylece, NATO’nun doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’nin bütçesinden, küresel silah baronlarına aktarılan kaynak 66,8 milyar dolara (3,14 trilyon TL) ulaşmış oldu.

Buradan hareketle, önümüzdeki döneme ilişkin GSYH öngörüleri temelinde, Türkiye’nin NATO bütçesine katılım ve savunma harcamalarına ilişkin taahhütlerini gözden geçirecek olursak; düşmanı kalmamış bir savunma örgütünün, tüketim harcamalarına ve yeryüzünü ölüm makineleriyle doldurma yarışındaki küresel silah baronlarına aktarılan kaynaklarımızın da oldukça büyük boyutlara ulaşacağını görebiliriz.

Türkiye GSYH büyüklüğünün 2030 yılında 2 trilyon dolar sınırına dayanacağını gösteren verileri temel alarak yapılan hesaplar, Türkiye’nin savunma harcamaları dışında yalnızca NATO bütçesine katılımı, yaklaşık yüzde 172 artışla 100 milyar doları bulacak. Buna, günümüzdeki 30 milyar doları aynı oranda artırarak, 51,6 milyar dolara ulaşabilecek savunma harcamalarını da eklersek; 151,6 milyar dolarlık NATO ve silahlanma harcamasına ulaşacağımız görülüyor. Bu devasa, “NATO bütçesine katılım artı savunma harcamaları” miktarını, günümüz kurlarıyla (46,87 TL) hesaplasak dahi, 7 trilyon 105 milyar 492 milyon TL’yi buluyor. Kısacası, son yıllarda hızla artan ve yakın zamanlarda da hız kazanan vergilendirme artışlarından elde edilecek kaynakların oldukça önemli büyüklükteki bölümünü NATO bütçesi ve silah baronlarına aktarmayı, bugünden taahhüt etmiş bulunuyoruz.

Eğitimden, sağlığa ve diğer birçok sosyal yardımların yanı sıra, beslenmenin temelini oluşturan gıda üretimine kadar yaşamsal birçok alana ayrılacak kaynakların böylesine büyük bir silahlanma bütçesi karşısında da oldukça cılız kalacağı da ortada. Bu devasa “silah bütçesi”, her şeyden önce de özellikle “gıda enflasyonunu frenleme” temelinde yapılması gereken harcamaların da oldukça gerisinde kalacağımızı gösteriyor; çünkü bugüne kadar yasal zorunluluk düzeyine çıkarılmayan tarımsal desteklerin, hızla artacak olan NATO bütçesi ve savunma için yapılacak harcamalar nedeniyle mevcut düzeylerinin de altında kalabileceği anlaşılıyor.

Bu durumu, Türkiye Ziraat Odaları Birliği de (TZOB) ortaya koyuyor: TZOB’a göre, 5488 sayılı Tarım Kanunu'nda da belirtildiği üzere tarımsal destekleme bütçesi Gayrisafi Yurtiçi Hasıla'nın (GSYH) en az yüzde 1'i oranında olmalıdır.Mevcut desteklerin yetersiz olduğunu savunan TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, ayrıca şu acil talepleri dile getiriyor:

Yasal Oran: Tarıma ayrılan destek payının GSYH'nin yüzde 0,5'lerin dahi oldukça altında kalan seviyesinden yasal sınır olan en az yüzde 1,0 seviyesine çıkarılması.

Prim Destekleri: Üretimin sürdürülebilirliği için temel ürünlerde (örneğin buğday, arpa) kilogram başına 3 lira prim desteği verilmesi.

Girdi Maliyetleri: Artan gübre, mazot ve yem fiyatları karşısında dekar başına temel desteklerin güncellenmesi ve sigortasız üreticilere de destek sağlanması.

Oysa, çok iyi biliyoruz ki, mevcut durumda, Türkiye, yüzde 34,55 ile AB ortalamasının yaklaşık 14 katına ulaşan yıllık gıda enflasyonuyla dünyada üçüncü, Avrupa’da ise ilk sırada. Yüksek fiyatlar döviz kuru, tarımsal girdi maliyetleri, enerji ve lojistik giderleri, iklim etkileri ve tedarik zincirindeki yapısal sorunlarla bağlantılı olsa da, iktidarın politikasızlığının bir sonucu olarak karşımızda duruyor .

Türkiye’nin Avrupa ve komşu ülkelerden bu kadar ayrışması, fiyat artışlarının yalnızca küresel emtia fiyatları, savaşlar ya da iklim koşullarıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü gıda enflasyonu yalnızca dış şokların değil, hükümetin para politikası, tarım destekleri, üretim planlaması ve piyasa yönetimi tercihlerinin sonucu olarak bu kadar yüksek.

Aynı dış koşullara maruz kalan çok sayıda ülkede gıda enflasyonu tek haneli oranlarda kalırken, Türkiye’de fiyat artışının yüzde 30’un üzerinde seyretmesi, sorunun önemli ölçüde ülke içindeki ekonomi ve tarım politikalarından kaynaklandığının kanıtı.

Bu tablonun ilk nedeni, hükümetin uzun süre fiyat istikrarını öncelemeyen para politikası tercihi. TL’deki değer kaybı, mazot, gübre, yem, tohum, ilaç ve enerji gibi tarımsal üretimin temel girdilerini doğrudan pahalılaştırdı. Birleşmiş Milletler’in Gıda ve Tarım Örgütü de (FAO) yayımladığı son Türkiye değerlendirmesinde gıda fiyatlarının yüksek kalmasında kurdaki değer kaybının etkisine dikkat çekiliyor. Raporda tohum, pestisit ve enerji gibi girdilerdeki artışın büyük ölçüde kur kaynaklı olduğu belirtiliyor.

İkinci neden, tarımsal desteklerin hem yetersiz hem de üreticinin maliyet yapısına göre geç kalması. 5488 sayılı Tarım Kanunu’na göre bütçeden tarımsal desteklere ayrılacak kaynağın gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’inden az olmaması gerekiyor. Ancak 2026 için açıklanan 168 milyar liralık tarımsal destek bütçesi, 63,2 trilyon liralık millî gelirin (2025) yalnızca yaklaşık yüzde 0,27’sine denk geliyor. Bir başka deyişle, çiftçiye kanunla verilmesi gereken destek dahi verilmiyor. Tarım Bakanlığı’nın bütçesi bile çiftçiye verilmesi gereken desteğin altında.

Üretici maliyetlerindeki artış da gıda enflasyonunun kalıcı hale gelmesinde belirleyici. TÜİK’in Şubat 2026 verilerine göre tarımsal girdi fiyat endeksi yıllık yüzde 31,55 arttı; Mart 2026’da tarım ürünleri üretici fiyat endeksi ise yıllık yüzde 36,09 yükseldi. Yani artış yalnızca market rafındaki fiyatlamadan kaynaklı değil. Tarladaki, ahırdaki ve nakliyedeki maliyet baskısından besleniyor.

Buna rağmen hükümetin gıda enflasyonuyla mücadelesi çoğu zaman zincir market denetimleri, geçici indirim çağrıları, dönemsel ithalat kararları veya ihracat kısıtlamaları gibi kısa vadeli araçlara sıkışıyor. Oysa gıda fiyatlarını kalıcı olarak düşürmenin yolu, üreticinin maliyetini azaltan, çiftçiye öngörülebilir gelir sağlayan, kooperatifleri güçlendiren, sulama ve depolama altyapısını geliştiren ve ithalatı fiyat krizlerinde başvurulan geçici bir pansuman olmaktan çıkaran bir tarım politikasından geçiyor.

Özetle gıda fiyatları üzerindeki baskı, hükümetin kur politikasından tarımsal desteklere, ithalat kararlarından piyasa denetimine kadar uzanan tercihleriyle büyümüş durumda. Ve bu yalnızca ekonomik bir sonuç olarak değil aynı zamanda tarım ve ekonomi yönetiminin faturası olarak karşımızda duruyor.

Türkiye'de açlık sınırının altında yaşayan net kişi sayısını gösteren tek bir resmi kurum istatistiği olmasa da, kurumların yayımladığı raporlar ve veriler duruma farklı açılardan ışık tutuyor:

Asgari Ücretliler: 2026 yılı net asgari ücreti olan 28.750 TL, dört kişilik ailenin 35.758 TL olan açlık sınırının belirgin bir şekilde altındadır. Dolayısıyla yalnızca tek maaşla geçinmeye çalışan ve toplam aile geliri bu sınırın altında kalan tüm haneler açlık riski taşımaktadır.

Emekliler: Devrimci Emekliler Sendikası (DEV-ES) gibi sivil toplum kuruluşlarının verilerine göre, dul ve yetimler de dahil olmak üzere Türkiye'deki 17 milyonu aşkın emeklinin yaklaşık yüzde 96'sı açlık sınırının altında maaş alıyor.

Dünya Gıda Programı (WFP) verileri: Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Gıda Programı'nın yürüttüğü Açlık Haritası verilerine göre, Türkiye genelinde yaklaşık 14,8 milyon insanın yeterli düzeyde gıda tüketemediği belirtiliyor.

İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ): Araştırmalarında, asgari ücret artışının hayat pahalılığının gerisinde kalması sebebiyle geniş bir çalışan kesiminin temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlandığı vurgulanmaktadır.

Tüm bu verilerin ve gelişmelerin artaya koyduğu tablo, net bir şekilde Türkiye’nin zaten oldukça düşük düzeylerde kalan tarımsal desteklerinde olası pozitif bir gelişmeyi bugüne kadar olduğu gibi, önümüzdeki dönemde de görmeyi uzaklaştıran gelişmeler öne çıkıyor. Bunun en somut olanı da elbette 7-8 Temmuz günleri Ankara’da gerçekleşen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'nde alınan kararlar ve Türkiye’nin bu konudaki taahhütleri oldu. Bu nedenle, bugünden bakınca, bugün üçüncü sırada olan Türkiye’nin NATO desteğiyle "Gıda Enflasyonu Dünya Şampiyonluğu"na ulaşmasına da oldukça az zaman kaldığını görebiliriz.

 

 

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.