11 Eylül 2026

Osman Şenkul - Tüm sorunların temeli yüksek faiz yeni OVP'nin gündeminde bile değil

osman-senkul-tum-sorunlarin-temeli-yuksek-faiz-yeni-ovpnin-gundeminde-bile-degil

Tüm sorunların temeli yüksek faiz yeni OVP'nin gündeminde bile değil

Osman Şenkul

Yüksek faiz politikasının 20 yıldır sürdürüldüğü Türkiye'de, bu konudaki ilk adım 2006 yılı 25 Haziran Pazar günü düzenlenen olağanüstü Merkez Bankası (TCMB) toplantısında atıldı ve gecelik faizler 225 baz puan artırıldı. TCMB'nin 2014 yılındaki ikinci olağanüstü toplantısında ise faizler 550 baz puan artışla, haftalık repo faizi yüzde 4,5'ten yüzde 10'a, gecelik borç verme faizi yüzde 7,75'ten yüzde 10'a yükseltildi. TCMB'nin 23 Mayıs 2018 tarihinde düzenlenen üçüncü olağanüstü toplantısında da geç likidite penceresi 300 puan artışla yüzde 16,5 düzeyine yükseltildi.

Ardından, tam sekiz yıl önce bugün (13 Eylül 2018) düzenlenen toplantıda da faizler 625 baz puan artırarak yüzde 24'e yükseltildi. Bu faiz artışları, daha sonra yapılan toplantılarda da sürdü ve 22 Ağustos 2024’te yüzde 50 ile zirveye ulaştı; ardından, üst üste indirim yapılan üçüncü toplantıda (6 Mart 2025) yüzde 42,5’e indirildikten sonra yapılan toplantıda (31 Mayıs 2025) yeniden yükseltilerek yüzde 46’ya yükseltildi. TCMB faizi, bu toplantının ardından yapılan indirimlerle, bugünkü yüzde 37 düzeyine kadar geriledi.

Türkiye’de faizin, arada bir küçük indirimlere karşın, bu denli yüksek düzeylerde tutulması elbette maliyetleri de oldukça yükselttiği için, enflasyon da neredeyse aynı hızda yükseldi ve TÜİK’in resmi verilerine göre Ekim 2022’de yıllık bazda tüketici fiyatlarındaki artış yüzde 85,51’i ve aynı ayda yurt içi üretici fiyatlarındaki yıllık artış da yüzde 100’ün üzerine yükseldi.

Bu arada, aldıkları ufak tefek tüketici kredileri dışında, faiz ile pek doğrudan yüz yüze gelmeyen halkın büyük çoğunluğu, frenlenmek bir yana, yüksek faiz etkisiyle ağırlaşan maliyet artışlarının desteğinde tırmanışını hızlandıran enflasyonun baskısı altında yaşamak zorunda kalıyordu; kısacası, gerçekte talebi baskılamak üzere uygulanan yüksek faiz politikası, yükselen maliyetlerin etkisiyle arzı baskıladığı için, enflasyon düşmek yerine tırmanışını sürdürüyordu.

Bir başka anlatımla, sıraladığımız bu gelişmelerin de gösterdiği gibi, Türkiye’de yükselen faiz ve düşürülemeyen enflasyon etkisiyle frenlenemeyen döviz ikilisi yıllardır enflasyonu körüklüyor. Bu nedenle de, döviz açığı problemi köklü bir şekilde çözülmeden, enflasyon kalıcı olarak aşağı çekilemiyor; “kur yükselir” korkusu nedeniyle de faiz düşürülemiyor.

Türkiye'de iş dünyası da uzun zamandır, enflasyon bahanesiyle, büyük sıçramalarla uygulamaya konulan yüksek faiz bazlı sıkı para politikalarının yarattığı yüksek kredi maliyetleri nedeniyle üretim, maliyet ve rekabet gücü açısından ciddi baskı altında olduğunu, giderek yükselen tepkilerle dile getiriyor.

İş dünyasının son yıllarda giderek artan tepkilerinde, özellikle “iflas riski”ne dikkat çekiliyor ve açıklamalarda, “Yüksek faiz oranları şirketleri finansal daralmaya ve iflasa sürüklüyor” uyarıları yapılıyor. Ticari kredi limitlerinin daraltılmasının yanında, piyasada oluşan olumsuz koşullar nedeniyle, bankaların “aşırı teminat talep ettiklerini” vurgulayan iş dünyası, yüksek borçlanma maliyetlerinin de, üretim ve yatırım iştahını baskıladığına dikkat çekiyor ve finansmana erişemeyen sanayi ve üretim sektörünün, küresel rekabette geride kaldığı uyarısı yapıyor.

İş dünyası temsilcilerinin zaman zaman yaptıkları açıklamalarda art arda sıraladıkları bu nedenlere dayanarak da, likidite adımlarının ardından bankaların ve TCMB'nin faiz indirim sürecini hızlandırmasını istiyor.

Tam da, uzun yıllardır ağır enflasyon ve işsizliğin altında ağır zamanlar yaşayan halkın büyük çoğunluğunun sesini giderek yükselttiği ve iş dünyasından da benzer taleplerin ortaya konulmaya başlandığı bu dönemde, hükümet de, üç yıllık makroekonomik ve mali yol haritasını çizdiği yeni “Orta Vadeli Program”ı (OVP) açıkladı.

Türkiye’de hükümetin açıkladığı tarzdaki OVP, küresel ölçekte genellikle “Orta Vadeli Harcama Çerçevesi (Medium-Term Expenditure Framework - MTEF), Orta Vadeli Mali Çerçeve (Medium-Term Fiscal Framework - MTFF) ya da doğrudan “çok yıllık bütçeleme sistemi” diye tanımlanır. Türkiye’de hükümetin OVP’si, kamu harcamaları tavanlarını, enflasyon hedeflerini ve büyüme tahminlerini belirlemek üzere hazırlanıyor.

Dünya genelinde farklı niteliklerde hazırlanan bu tür programların öncüsü 1960’larda başladığı ilk uygulamalarla Birleşik Krallık oldu. Bu ülkeyi, yine İngiliz Milletler Topluluğu üyeleri olan Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkeler izledi. AB’de de, ekonomik yapının ötesine geçerek siyasi bir birlik haline geldiği ve resmi olarak “Avrupa Birliği” adını aldığı Maastricht Antlaşması’nın (1992/1993) ardından, ortak mali hedefleri koordine etmek için orta vadeli bütçe yapısal planları sunuyorlar.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO) gibi kurumlar, katılımcı üye devletleri kapsayan bölgesel veya küresel orta vadeli program çerçeveleri (Medium-Term Programme Framework - MTPF) oluşturur. Dünya Bankası ve IMF’nin desteğini alan onlarca ülke, ulusal kalkınma planlarını yıllık devlet bütçeleriyle uyumlu hale getirmek için Orta Vadeli Harcama Çerçeveleri (MTEF’ler) uyguluyorlar.

Ülkeler ve uluslararası kuruluşların ekonomilerine, uygulama politikalarına ilişkin hedeflerini, programlarını belirli kurallar çerçevesinde hazırlayıp, dünyaya duyuran OVP ve benzeri çalışmalar, küresel düzeyde yarım asırdan uzun süredir uygulanıyor. Türkiye’de de, “Stratejik amaçlar temelinde kamu politikalarını şekillendirmek ve kaynak tahsisini bu çerçevede yönlendirmek için, 10.12.2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu doğrultusunda ilk Orta Vadeli Program 2006-2008 dönemini kapsayacak şekilde” hazırlandı.

Programın giriş bölümünde, “2027-2029 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program, On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028) hedefleri doğrultusunda makroekonomik ve finansal istikrarın güçlendirilmesini, mali disiplinin sürdürülmesini ve orta vadede kalıcı fiyat istikrarının tesis edilmesini temel öncelik olarak benimsemektedir” deniliyor.

İster istemez, programın giriş bölümünde belirtilen, “makroekonomik ve finansal istikrarın güçlendirilmesini, mali disiplinin sürdürülmesini ve orta vadede kalıcı fiyat istikrarının tesis edilmesini temel öncelik olarak benimsemektedir” ilkesini okuyunca, ardından bu amaçla atılması planlanan adımlara ve uygulanacak olan programların ayrıntılarına erişmek isteği öne çıkıyor. Programın T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı sitesinde yayınlanmasının ardından, yaptığımız genel incelemede aradığımız temel konulardan birisi de halkın büyük bölümünü etkilediği gibi, yapılan açıklamalardan iş dünyasını da ciddi ölçüde sarstığı anlaşılan “yüksek faiz”e ilişkin atılacak adımların “hangi aşamada, neler olacağına” ilişkin bilgilendirmeler oldu. Ancak, ayrıntılı aramalar, Türkiye’de önümüzdeki dönemde (2027-2029) yüksek faizlerin aşağıya çekilmesine ilişkin herhangi bir programın gündeme alınmadığını gösteriyor.

Elbette faizden hiç söz edilmiyor değil; tüm programda toplam 53 kez “faiz” sözcüğü kullanılıyor; ancak, bunların 30 tanesi, toplam 88 sayfalık OVP’nin 23 sayfasını oluşturan tablolarda; diğerleri ise, “I. DÜNYA VE TÜRKİYE EKONOMİSİNDE GELİŞMELER” genel saptamaların yer aldığı bölümlerde yer alıyor:

 

s/17 --- Küresel belirsizlik ve jeopolitik risklere bağlı olarak uluslararası finans piyasalarında aşırı oynaklıkların görüldüğü 2026 yılında, TCMB tarafından dezenflasyon sürecinde politika faizini destekleyici bir araç olarak kullanılan makroihtiyati politika adımları ile TL’ye geçiş teşvik edilmiş ve kredi büyümesinin enflasyonla uyumlu seviyelerde seyretmesi sağlanmıştır

 

s/18 & 19 --- Program döneminde kredi faizleri TCMB’nin politika adımlarıyla uyumlu hareket etmiş, fonlama maliyetlerindeki artış hem ticari hem bireysel kredi faiz oranlarına yansımıştır.

 

s/20 --- Buna karşın faiz oranlarının gerileyeceği beklentisiyle Mayıs ayında Endeks'te 15 bin puan seviyesinin üzeri görülmekle birlikte ilerleyen dönemlerde devam eden jeopolitik gerilimlerin ve kâr satışlarının etkisiyle yaşanan geri çekilmeler sonrasında Ağustos ayında Endeks 14 bin puanın üzerinde dalgalı bir seyir izlemiştir.

 

s/21 --- Bu çerçevede, GSYH’ya oran olarak genel devlet açığının bir önceki yıla göre 0,6 puan artarak yüzde 2,7, genel faiz dışı fazlasının ise yüzde 0,8 olarak gerçekleşmesi beklenmektedir.

 

s/22 --- Merkezî yönetim bütçe açığının GSYH’ya oran olarak 2027 yılında yüzde 3,5, Program dönemi sonunda yüzde 2,8 olarak gerçekleşeceği, 2027 yılında yüzde 0,1 olması beklenen faiz dışı fazlanın Program dönemi sonunda yüzde 0,6’ya yükselmesi öngörülmektedir.

 

s/23 --- Merkezî yönetim bütçe giderlerinin GSYH’ya oranının 2027 yılında yüzde 24,5, merkezî yönetim bütçesi faiz hariç giderlerinin ise yüzde 21,0 oranında gerçekleşmesi beklenmektedir.

 

Tüm bunlar, biraz da oldukça coşkulu tanıtımların etkisiyle, işçisinden, işsizine, patronundan, esnafına milyonlarca insanın umut bağladığı yeni OVP'de, sorunların temelini oluşturan “yüksek faizin yerle bir edilmesi” için herhangi bir ciddi adımın atılacağına ilişkin ipucu dahi olmadığını; bir başka deyişle OVP’yi hazırlayanların, yüksek faizin yarattığı ağır sorunları gündeme alma gereği dahi görmediklerini gösteriyor.

Her şeyden önce, enflasyonla mücadelede temel kural, onun yükselmesine izin vermemektir; bir başka deyişle, üretimin aksamaması için gereken ne varsa, o adım atılmalıdır. Üretim arzı artırırken, işsizliğin alabildiğine genişlemesinin de önünü açacaktır. Üretimi artırmanın temel koşulu da, yatırımın ve üretimin maliyetini artıran yüksek faizi yerle bir etmektir.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.