Osman Şenkul - Trump'ın “yırtıcı hegemonyası” tarihte de kaybeden bir stratejiydi
Trump'ın “yırtıcı hegemonyası” tarihte de kaybeden bir stratejiydi
Osman Şenkul
Harvard akademisyeni Stephen M. Walt, ABD Başkanı Donald Trump'ın stratejisini kısa vadeli kazançlar peşinde koşan “yırtıcı hegemonya” olarak tanımladı. Walt böyle bir stratejinin çok kutuplu bir dünyaya uygun olmadığını savundu. Walt, bu jeopolitik gerilimler nedeniyle İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması ve bölgedeki enerji altyapısına saldırması halinde petrol fiyatlarının varil başına 100 doları aşabileceğine dikkat çekti.
Siyaset bilimci Barry Posen, 2018 yılında Trump'ın büyük stratejisinin “illiberal hegemony” (liberal olmayan hegemonya) olduğunu öne sürmüş, analist Oren Cass ise geçen sonbaharda bunun belirleyici özünün “karşılıklılık” talebi olduğunu savunmuştu. Trump, daha birçok analist tarafından “realist, milliyetçi, eski moda merkantilist, emperyalist ve izolasyonist” olarak nitelendirildi. Bu terimlerin her biri, onun yaklaşımının bazı yönlerini yansıtıyor, ancak ikinci başkanlık döneminin büyük stratejisi belki de en iyi Walt tarafından tanımlandı: Yırtıcı Hegomonya!
Yırtıcı bir hegemon, Peloponez Savaşı Tarihi adlı eseriyle bilinen Atinalı tarihçi ve komutan Thucydides'in ünlü sözüyle, “güçlülerin yapabileceklerini yaptıkları ve zayıfların katlanmak zorunda oldukları” bir dünyayı tercih eder. Bu nedenle, böyle bir ülke, başkalarından yararlanma yeteneğini sınırlayabilecek normlara, kurallara veya kurumlara karşı temkinli olacaktır.
Beklendiği gibi, Trump Birleşmiş Milletler'i pek umursamadı; Paris iklim anlaşması ve İran nükleer anlaşması gibi öncüllerinin müzakere ettiği anlaşmaları yırtıp attı. AB veya kurallara dayalı Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlarla uğraşmak yerine ikili ticaret görüşmeleri yapmayı tercih etti, çünkü tek tek ülkelerle bire bir görüşmek ABD'nin etkisini daha da artıracaktı. Trump ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin üst düzey yetkililerine yaptırım uyguladı ve Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından geliştirilen emisyon fiyatlandırma planına şiddetli bir saldırı başlattı.
Bu nedenle, Washington'un yırtıcı hegemonyası hakkında yapılan hiçbir tartışma, Trump'ın diğer devletlere ait topraklara olan ilgisini ve uluslararası hukuku ihlal ederek diğer ülkelerin iç politikasına müdahale etme isteğini belirtmeden tamamlanmış sayılmaz.
Grönland'ı ilhak etme arzusu ve bu eyleme karşı çıkan Avrupa devletlerine cezai gümrük vergileri uygulama tehditleri, bu dürtünün en görünür örneği olarak tanımlanabilir.
Bloomberg Economics'in analizine göre, Asya'nın GSYİH'si 2025'teki 38 trilyon dolardan, 2035'te 55 trilyon dolara çıkabilir. Bu ekonomik öngörüler bağlamında, birçok analist “Trump, ABD'nin güvenlik önceliklerini Batı Yarımküre ve Orta Doğu'ya kaydırmış ve İran'a yönelik baskıyı artırmıştır” diyor. Diğer yandan, ABD'nin rakipleri, özellikle Çin ve Rusya'nın da Tayvan, Güney Çin Denizi ve Doğu Avrupa gibi stratejik bölgelerde kontrolünü genişletmeye çalışması nedeniyle “endişe yarattığı” saptaması da öne çıkıyor; çünkü bu analistlere göre, “Tayvan üzerinde bir savaş, 10 trilyon doları aşan kayıplara yol açabilir.” Öte yandan, Güney Çin Denizi'ndeki ticaret rotaları her yıl yaklaşık 4 trilyon dolar tutarında küresel işlem gerçekleştiriyor. Trump'ın tehditlerinin çoğu tam olarak hayata geçirilmemiş olsa da, politika belirsizliği ABD'nin müttefikleri arasında endişeyi artırmaktan başka bir etki yaratmıyor.
Tüm bu gelişmeler sürerken, ABD ekonomisini destekleyen ya da işbirliği içinde olan yatırımcılar, Trump'ın sık sık kendi tehditlerinden geri adım atma eğilimini tanımlamak için TACO (Trump Always Chickens Out / Trump Her Zaman Korkak Davranır) terimini icat ettiler.
Diğer yandan, Trump'a övgüler yağdırarak onun gözüne girmeye çalışmak, silahlanma yarışına benziyor, çünkü yabancı liderler en kısa sürede en çok övgü toplayan olmak için rekabet ediyorlar. Trump senaryodan sapan liderlere de hemen karşılık veriyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump'ın Hindistan ve Pakistan arasındaki sınır çatışmalarını durdurduğu iddiasını reddettikten birkaç hafta sonra, Hindistan'a önce yüzde 25'lik bir gümrük vergisi uygulandığında bunu öğrendi; bu yetmedi, Rus petrolü satın aldığı için de ayrıca Hindistan'ı cezalandırmak amacıyla, bu vergi yüzde 50'ye yükseltildi. Kanada’da Ontario eyalet hükümeti, Trump'ın gümrük vergisi politikasını eleştiren bir televizyon reklamı yayınladıktan sonra, Trump’ın Kanada'ya uygulanan gümrük vergisini yüzde 10 artırması da bir başka örnek oldu. Kanada Başbakanı Mark Carney kısa süre sonra özür diledi ve reklam hemen yayından kaldırıldı. Normalde, bu tür saldırılara karşılık veren birçok lider, aşağılanmayı dahi göze alarak, en azından şimdilik, önleyici olarak diz çökmeyi tercih etti.
Ayrıca, Trump ve ABD’deki destekçileri bu saygı gösterilerini sert tavırların ABD'ye önemli somut faydalar sağladığının kanıtı olarak görüyorlar. Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly'nin Ağustos ayında söylediği gibi, "Sonuçlar ortada: Başkan’ın ticaret anlaşmaları çiftçilerimiz ve işçilerimiz için eşit şartlar yaratıyor, trilyonlarca dolarlık yatırım ülkemize akıyor ve on yıllardır süren savaşlar sona eriyor. Yabancı liderler, Başkan Trump ile olumlu ilişkiler kurmak ve Trump'ın patlayan ekonomisine katılmak için can atıyorlar."
Yönetim, diğer ülkeleri sonsuza kadar sömürebileceğine ve bunun ABD'yi daha da güçlendireceğine ve etkisini daha da artıracağına inanıyor gibi görünüyor. Oysa uzmanlara göre yanılıyorlar; çünkü yırtıcı hegemonya tarihte de her zaman kendi yıkımının tohumlarını taşımıştır ve bu nedenle de her zaman yıkılmıştır.
İlk sorun, yönetimin övdüğü faydaların abartılmış olmasıdır. Trump'ın sona erdirdiğini iddia ettiği savaşların çoğu hâlâ devam ediyor. ABD'ye yapılan yeni yabancı yatırımlar trilyonlarca doların çok altında ve tam olarak gerçekleşmesi olası görünmüyor. Yapay zekâ çılgınlığının beslediği veri merkezleri dışında, Trump'ın ekonomi politikalarının yarattığı rüzgârlar ABD ekonomisinde patlama yaratmaya yetmiyor. Trump, ailesi ve siyasi müttefikleri onun yırtıcı politikalarından faydalanıyor olabilir, ancak ülkenin çoğu bundan faydalanmıyor.
Diğer bir sorun ise Çin ekonomisinin artık birçok açıdan ABD ekonomisine rakip olmasıdır. Çin'in GSYH'sı nominal olarak daha düşük olsa da, satın alma gücü paritesi ve büyüme oranı daha yüksektir; ayrıca, şu anda ABD ile neredeyse aynı miktarda ithalat yapıyor. Küresel mal ihracatındaki payı 1950'de yüzde 1'den bugün yaklaşık yüzde 15'e yükselirken, ABD'nin payı 1950'de yüzde 16'dan yüzde 8'e düştü. Çin, ABD dahil birçok ülkenin bağımlı olduğu rafine nadir toprak elementleri pazarını elinde tutuyor; birçok bilimsel alanda hızla lider bir oyuncu haline geliyor ve ABD'li çiftçiler dahil birçok aktör Çin pazarlarına erişim istiyor.
İşte, aslında tüm olup-bitenlerin temelinde de; 2023 9-10 Eylül’de Hindistan’da düzenlenen G20 toplantısında da ortaya çıkanlar var: ABD oldukça uzun süredir, Çin’deki son yıllarda yaşanan hızlı gelişmenin önünü kesmek için, başta, Trump’ın art arda ortaya attığı gümrük tarifeleri olmak üzere, birçok ekonomik ve zaman zaman da politik gerginlik yaratılıyor.
Bugünlerde, özellikle Batı basınında giderek artan bir tempoyla gündeme gelen Çin odaklı gelişmelerin bir boyutunu da, uzun zamandır var olan, ancak şimdi olduğu kadar gündemin ön sıralarına çıkmayan, “Çin – Tayvan gerginliği” oluşturuyor. Ana karadaki dev ülke Çin ile ayrılıkçıların toplandığı, ana karaya göre “minyatür” denilebilecek boyuttaki ülke Tayvan arasında “askeri hareketler” de gündemin üst sıralarına doğru yükseliyor; öyle ki, bazı yayın organlarında karşılıklı olarak yapıldığı belirtilen askeri yığınaklardan da söz ediliyor.
Bu arada, Washington bölgedeki sadık yandaşı Taipei ile 12 Şubat Perşembe günü Tayvan'ın ihracatına uygulanan gümrük vergilerini yüzde 15'e düşüren bir ticaret anlaşması imzaladı. Ayrıca anlaşma gereği, Tayvan pazarını ABD mallarına açacak. Buna göre Tayvan, ABD mallarına uygulanan gümrük vergilerinin yüzde 99'unu kaldıracak veya azaltacak ve ABD'nin sanayi ve tarım ihracatına “tercihli pazar erişimi” sağlayacak. Bunlar arasında otomobiller, sığır eti ürünleri ve mineraller yer alıyor. Tayvan ayrıca 2029'a kadar sıvılaştırılmış doğal gaz ve ham petrolün yanı sıra uçak ve güç ekipmanları da dahil olmak üzere 84 milyar doların üzerinde ABD malı satın alacak.
Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Trump’ın ortaya attığı birçok temelsiz tarife gerginliğinin yanı sıra, bir ucu Hürmüz Boğazı’ndaki sürtüşmelere, bir ucu da Japonya-Çin-Kuzey Kore üçgeninin ortasındaki Tayvan’a dayanan gerginliğe uzanan “sert güç manevraları” dünya siyasetinde hâlâ en önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Elverişli bir coğrafya, büyük ve gelişmiş bir ekonomi, eşsiz bir askeri güç ve dünya rezerv para birimi ile kritik finansal düğümler üzerinde kontrol sahibi olan ABD, birçok ülke üzerinde kurduğu önemli etki gücünü kullanmaktan geri durmayacağını da açıkça ortaya koyuyor.
İşte bu aşamada yine yırtıcı hegemonyanın kısa vadeli kazançlar peşinde bu avantajları heba eden, ancak aynı zamanda uzun vadeli olumsuz sonuçları görmezden gelen yapısı da ortaya çıkıyor. Tarih boyunca “yırtıcı hegemonya” kaybeden bir strateji oldu. Trump yönetiminin ısrarlı bir şekilde üzerinde durduğu, birçok noktadan giriştikleri tehdit temelli hareketler, nihai harekete geçmek için yapılan deneyler ve el-ense çekmeler olarak tanımlanabilir.
Tarihteki örneklere bir göz atmaya kalktığınızda, tam da bugünlerde Trump’ın, neredeyse tüm hareketlerinin odaklandığı, “Gazze’den, Hürmüz’e, İran'daki Fordow, Natanz ve İsfahan’dan, Tayvan'ın Hsinchu Eyaleti'ndeki Hukou Üssü'ne, tüm Asya’yı boydan boya gözüne kestirmiş” görünüyor. Trump ve yakın çevresindeki danışmanları ve destekçilerinin de, farklı ortamlarda çok kez dile getirdiği gibi, eğer bölgede ekonomik faaliyet ve uluslararası ticaretin devamı isteniyorsa, o zaman “Trump’ın dedikleri dikkate alınacak.”
Ancak, başta Çin ve Hindistan olmak üzere, bölgedeki hemen tüm ülkeler, Trump’ın bu pek de şaşırtmayan çıkışlarına karşı dikkatli, ancak çoğunlukla da “tavizkâr” yaklaşımlarla ayakta kalmanın yolunu yapmaya çalışıyorlar; çünkü, bu ülkelerin hemen tamamı, “tek başına kalmışlık” yaşadıklarını, farklı koşul ve zamanlarda yaptıkları açıklamalarla ortaya koyuyorlar.
Oysa, Trump’ın tüm bu tehditlerini geçersiz kılmanın yolu, aynı bölgede tarihte yaşanan hemen hemen aynı nedenleri içeren olayları araştırmaktan geçiyor. Tarihi “İpek Yolu”nun oluşturulduğu dönemlerde de bunların benzerleri yaşandı. Uluslararası ticaretin örgütlü bir şekilde gelişmesinin en önemli temel taşlarından biri de kuşkusuz “İpek Yolu”dur. Uzak Asya’yı Anadolu ve Avrupa ile birleştiren, yıllarca yolun üstündeki ekonomilerinin gelişmesinde motor güç rolünü oynayan İpek Yolu’nun kurulmasında en önemli unsur askerlerdi. Hem de tarihin ilk “profesyonel askeri timleri” olarak sözü edilecek nitelikteki askeri örgütlenmeler sayesinde İpek Yolu tarihteki misyonunu yerine getirdi.
Milattan Önce 300-200 yıllara kadar dünyanın her yerinde olduğu gibi Asya ve Anadolu’da da güvenli bir ticari yolculuk yapmak oldukça güçtü. Yalnızca barış dönemlerinde yapılabilen ticari yolculuklar risklerle doluydu. Her yerde türemiş olan soygun çeteleri, ticaretin ve dolayısıyla bölgesel ekonomilerin gelişmesini engelliyor ve bunun sonucunda da talan ve yağma çoğunlukla merkezi otoritelerden (devletlerden) bağımsız “çalışıyor” ve üretilen değerlerden önemli bir bölümüne el koyuyorlardı. Bu gelişmelerin de. merkezi otoritelerin kontrolündeki ekonomileri güçsüzleştirmesi, merkezi otoriteleri önlem almaya zorluyordu.
İşte ilk kez Milattan Önce 200’lü yıllarda İranlı kavim devlet Partlar bu önlemler konusunda adım attılar. Kendi ticaret kervanlarını korumak üzere “profesyonel askeri timler” oluşturmaya başladılar. Ancak ilk zamanlarda, ağır zırh ve silahlarla donatılması gereken bu timler oldukça maliyetli olmaya başladılar. Bunun sonucunda örgütlenmenin şekli değiştirildi. Timler tek tek köylerde hazırlanmaya başlandı. Her köy timinin başına bir ya da birkaç “pahalı” profesyonel asker yerleştirdiler. Böylece, daha az sayıda “pahalı” asker ile sorun çözülmüş oldu.
Artık, Partlı ticaret kervanları en azından ülke sınırları içinde oldukça güvenli bir şekilde yolculuk yapabiliyorlar ve malları taşıyabiliyorlardı. Her köy timi kendi bölgesinde kervanı koruyordu ve bir sonraki köy timine devrediyordu. Artık Part ülkesi sınırları içindeki soyguncular “işsiz kalmışlar”; bazıları da profesyonel askerliği seçmişlerdi. Ne var ki Partlar’ın bu başarısı önceleri yalnızca bölgesel nitelikteydi. Ancak Partlar’daki dilden dile dolaşan bu rahatlık çevreye de örnek olmaya başlamıştı. Çevredeki küçük devletler ve krallıklar da benzeri örgütlenmeleri kendi ülkelerinde kurmaya başladılar.
Milattan Önce 100’lü yıllarda hemen tüm Asya devletlerinde, “ticaret hayatını korumakla” görevli birçok askeri örgütlenme oluşturuldu. Sonradan “İpek Yolu” diye anılacak güzergâhın oluşması da bir “askeri kordon”un meydana getirilmesinin sonucunda gerçekleşti.
Artık, Uzak Asya’nın ipekli kumaşları, baharatları, mücevherleri “güven” içinde Küçük Asya’ya, oradan Mezopotamya’ya, Mısır’a, Ege’ye ve Avrupa’ya taşınabiliyordu. Tüm bu bölgelerin zenginlikleri de yine bu yol sayesinde Asya’nın her yanına ulaştırılabiliyordu. Bir başka deyişle paralı askerler, İpek Yolu’nun doğmasına yol açarak, aslında bir zamanlar “ekonominin gazına” bile basmışlardı.
İpek Yolu’nun güvenliğini ve dolayısıyla kalıcılığını oluşturan o dönemin “paralı askerleri” aslında, bugün de olası Trump müdahalesine karşı ortak tutum ile tüm yol boyunca üretimin ve ticaretin güvenliğini sağlayacak “üretim orduları” kurup, Asya’da giderek yükselen ihracat kervanını güçlendirebilir, bu güçlerin ithalat hattını da ABD’den, Küçük Asya’ya, oradan Mezopotamya’ya, Mısır’a, Ege’ye ve Avrupa’ya yönlendirerek, Trump’ı yalnız bırakabilirler.
