Osman Şenkul - Romalıların isyan ettiği vergi yükü bizde düşük gelirlinin sırtında
Romalıların isyan ettiği vergi yükü bizde düşük gelirlinin sırtında
Osman Şenkul
Eski Roma’da yaşayanlar, patrici (asiller), pleb (özgür vatandaşlar) ve kölelerden oluşuyordu. Patriciler aynı zamanda egemenlik hakkını da ellerinde bulunduruyordu. Plebler ise, her türlü hakları elinden alınmış köleler gibi olmasa da, yönetimde söz sahibi olamamalarına karşın, her türlü ekonomik faaliyeti yürüten ve devlete vergi veren kesimi oluşturuyorlardı.
Milattan Önce 490’lı yılların başlarında plebler arasında büyük bir başkaldırı hareketi yayıldı. Daha önce devlet kanalıyla örgütlenen patriciler dışında bir örgütlenme hareketi bulunmuyordu. Plebler Roma’yı yöneten Centuria’da (Meclis) memur dahi bulunduramıyorlardı. Bunun üzerine ilk olarak “mahalle örgütleri” (tribus) kurdular. Bunun ardından tribusları bir araya toplayan kendi meclislerini (Concillia Plebis Tributa) oluşturdular.
Milattan Önce 494 yılına gelindiğinde “Partici-Pleb Mücadelesi” iyice sertleşti ve tarihteki ilk “örgütlü grev” ortaya çıktı. Önceleri, mahalle örgütleri tribusların ayrı ayrı örgütlendiği bu grevler dükkân kapatma, ekmek üretmeme gibi yöntemlerle sürüyordu.
M. Ö. 494 yılının sonlarına doğru, tarihin ilk genel grevi de ortaya çıktı. Concilia Plebis Tributa (Pleb Meclisi) genel grev kararı aldı ve tüm plebler toplanarak Roma’nın dışına çıktılar. Plebler Roma’dan birkaç kilometre uzaktaki Kutsal Dağ’a çekilince, patriciler hemen pleblere görüşme talebinde bulundular. Uzun tartışmalardan sonra, patriciler, pleblerin üç isteğini kabul etti. Bu isteklerin en önemlisi, tüm pleblerin devlete olan borçları affedilecek ve pleblerin vergilendirilmesinde daha adil davranılacaktı.
Bununla birlikte, vergi borçları bulunan pleblerin bu borçları da tamamen silinecek; ayrıca, borçlarından dolayı plebliğini yitirip köle durumuna düşenler de yeniden pleb olarak kabul edilecekti. Pleblerin bu ekonomik zaferi iki de siyasi koşulla destekleniyordu.
Buna göre öncelikle plebler için genel af ilan edilecekti. Ayrıca, o zamandan sonra pleblerin hakkını arayacak ve onları temsil edecek iki kişi Centuria tarafından tanınacaktı.
Plebler, daha sonra devlet mülkiyetindeki toprakların dağıtılmasını da talep ettiler. Çaresiz Patriciler bunu da kabul ettiler ve tüm devlet topraklarının dağıtımına başlandı. Ancak, toprak dağıtım anlaşması, dağıtımın patriciler ile plebler arasında eşit yapılması koşuluyla onaylandığı halde, patriciler kendilerine daha çok ve verimli arazileri almaya kalkınca, yeniden bir anlaşmazlık çıktı ve plebler yeniden grev silahına başvurdular. Bunun üzerine Patriciler toprak dağıtımında da “adil” olmak durumunda kaldılar.
Böylece, tarihin ilk örgütlü grevi kesin başarıyla sona ermişti ve ekonomik gücü elinde bulunduranlar, toplumsal yaşam içinde söz sahibi olma yolunda önemli bir adım atmış oldular. Pleblerin bu deneyimi daha sonraki yıllarda devlet mekanizması içinde çok daha etkin olmalarına yol açtı. Roma İmparatorluğu’nu yaklaşık 25 yüzyıl önce büyük ölçüde sarsan “aşırı vergilendirme”ye karşı başkaldırı hareketi büyük bir başarıyla sonuçlanmış ve vergilendirmenin ata uygulamalarından sayılan bu uygulamadaki haksızlıklar, vergi mükelleflerinin, tarihin ilk genel grevini örgütleyerek karşı çıkışıyla çözümlenmişti.
Tarihe geçen, vergi adaletsizliğine karşı bu büyük başkaldırıdan yaklaşık 25 yüzyıl sonra Türkiye’de yaşananlar da benzer nedenleri akla getiriyor. Türkiye'de, özellikle son yıllarda giderek artan yoksullaşmanın da etkisiyle, vadesi geçmiş ödenmemiş vergi ve cezaların toplam tutarı 1 trilyon 507 milyar TL düzeyine ulaştı. Kayıtlar, bu dönemde Türkiye’de tarihin en yüksek vergi gelirlerinin tahsil edilmekte olduğunu, vatandaşlardan 2026 yılında toplamda 15,6 trilyon TL vergi toplanacağını gösteriyor. Bu da, bütçe gelirlerinin neredeyse yüzde 88,4'ünü vergi gelirlerinin oluşturduğunu gösteriyor.
Türkiye'de vatandaşın vergi yükü, kâğıt üzerinde uluslararası ortalamalara göre düşük görünse de, özellikle, giderek artan yoksullaşma nedeniyle günlük hayatta gelir seviyesine göre oldukça ağır hissediliyor. Ülkede toplanan vergilerin yaklaşık yüzde 60'ından fazlası, zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin herkesin ödediği dolaylı vergilerden (alışverişte ödenen KDV, ÖTV vb.) oluşuyor. Bu yapı nedeniyle düşük gelirli vatandaşlar, kazançlarının çok daha büyük bir kısmını vergi olarak ödemiş oluyor.
Bilindiği gibi, devlet “dolaylı ve dolaysız” olmak üzere iki yoldan vergi toplar. Dolaysız vergiler, gelir ve kâr üzerinden doğrudan alınan vergilerdir; maaştan kesilen gelir vergisi, şirketlerin ödediği kurumlar vergisi. Dolaylı vergiler de, ekmek alırken ödenen KDV, benzin alırken ödenen ÖTV gibi, mal ve hizmetlerin fiyatının içine gizlenmiş vergilerdir. Çalışanların maaşlarından kesilen gelir vergisi, basamaklı (dilimli) bir sisteme dayanır ve maaş arttıkça, kesilen vergi oranı da yüzde 15'ten başlayarak, yüzde 27’ye ve yüzde 35'e kadar yükselir. Özellikle, günümüzdeki yüksek enflasyon sebebiyle maaşlara yapılan zamlar, vatandaşın nominal (sayısal) gelirini artırdığı için çalışanı erkenden daha yüksek vergi dilimine sokar. Gelişmiş OECD ülkelerinde toplam verginin yaklaşık 3'te 2'si kazançtan (dolaysız) alınırken, Türkiye'de bu durum tam tersidir. Sabit ve dar gelirli vatandaşlar, harcamaları üzerinden çok daha yüksek oranda vergilendirilmektedir.
Dolaylı vergilerin ağırlığının altında kalan milyonlara dayanan Türkiye’deki vergi sisteminin daha adil düzeylere çekilmesini öneren sendikaların ve birçok sivil toplum kuruluşunun taleplerine karşın, henüz vergi adaletini temel alan düzenlemeler gündeme getirilmiş değil. Ancak, CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın geçen Pazar günü (12 Temmuz) yaptığı açıklama, vergi adaletsizliğinin yeniden gündeme gelmesine neden oldu.
Yavuzyılmaz sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Irak-Türkiye ham petrol boru hattına ilişkin uluslararası tahkim kararının iptali için Paris İstinaf Mahkemesi'nde açılan davanın kaybedildiğini duyurdu. Yavuzyılmaz, Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine hükmettiği 1 milyar 471 milyon dolarlık ceza kararının iptali için yapılan başvurunun sonuçsuz kaldığını iddia etti. Söz konusu miktar, bugünkü dolar kuru (47 TL) ile hesaplandığında, toplam 69 milyar 137 milyon liraya karşılık geliyor. Bir başka deyişle, eğer Yavuzyılmaz’ın ortaya koyduğu bilgi gerçekse, Türkiye’nin vergilerle toplanan varlıklarından önemli büyüklükte bir ödeme yapılmak zorunda kalınacak; ancak, daha da önemlisi, Türkiye’deki vergi adaletsizliği nedeniyle bu verginin büyük bölümü de, etten, sütten, okul çantasından, çoraptan, tabak çanaktan alınan KDV ve ÖTV gibi vergilerin oluşturduğu kaynaktan aktarılmak zorunda kalınacak.
Bu nedenle, tüm dünyada, vergi adaletinin sağlanması için öne çıkan ve oldukça etkili olan “Tax the Rich” (Zenginlere Vergi) hareketinin başarılarına bakmak yerinde olacaktır.
Çünkü, “Zenginlere Vergi” hareketi, ciddi servet eşitsizliğini azaltmak ve kamu hizmetlerini finanse etmek amacıyla artan oranlı vergilendirmeyi savunan küresel bir kampanyadır. Bu hareket, süper zenginlerin ortalama çalışanlara kıyasla daha az vergi ödemesini önlemek için yeni servet vergisi, sermaye kazancı vergisi ve kurumlar vergisi yoluyla milyarder servetleri gibi aşırı servetleri hedef alır. Başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok büyük ülkesi dahil, onlarca ülkede aktif olan hareketin temel inancı, mevcut vergi yasasının en zengin bireyleri ve şirketleri orantısız bir şekilde kayırdığıdır.
Aşırı ekonomik eşitsizliği azaltmak amacıyla milyarderlere ve son derece varlıklı kişilere daha yüksek vergiler uygulanmasını talep eden küresel bir sosyo-politik kampanya olan Zenginlere Vergi hareketi, sendikalar, ekonomistler ve hatta varlıklı bireylerden oluşan koalisyonlar da dahil olmak üzere hareketin savunucuları, sağlık, eğitim ve iklim girişimleri gibi kamu hizmetlerini finanse etmek için yeni servet vergilerinin getirilmesini öneriyor.
Dünyanın en zengin bireyleri, servetlerini genellikle kolayca vergilendirilebilen aktif gelirler yerine hisse senetleri gibi varlıklarda tutar. Varlıkların değer artışına rağmen, satılana kadar vergilendirilmediğinden, milyarderler çok az aktif gelir vergisi öderler. Ultra zenginlerin serveti, eşi görülmemiş oranlarda artmaya devam ediyor. Hareketin raporları ve araştırma notlarında, en üst yüzde 0,01’lik kesim muazzam servetler biriktirirken, düşük ve orta gelirli ailelerin artan yoksulluk ve çökmekte olan kamu hizmetleriyle karşı karşıya kaldığı vurgulanıyor.
Artan küresel ekonomik eşitsizliği, azalan kamu kaynaklarını ve süper zenginlerin adil vergi ödemediği algısını hedef alan küresel bir politik ve toplumsal savunuculuk dalgası olarak tanımlanan "Tax the Rich" hareketi, “ultra yüksek servete sahip bireyler” (Ultra High Net Worth Individual - UHNWI) ve şirketler üzerindeki vergi yükünün artırılmasını savunuyor. Bu amaçla, geleneksel gelir vergisinin aksine, zenginlerin likit olmayan ya da gerçekleşmemiş kazançlarını hedef alan yeni mekanizmalar öneren hareket, bireylerin sadece yıllık gelirlerini değil; gayrimenkul, hisse senedi ve lüks varlıklar dahil toplam servetlerinin vergilendirilmesini savunuyor. Hisse senetleri satılmasa bile, zenginlerin büyüyen varlık değerleri üzerinden vergi alınması isteniyor.
Birçok ülkede etkin olsa da, özellikle ABD’de oldukça öne çıkan bir hareket olan Zenginlere Vergi, federal düzeyde Senatör Elizabeth Warren ve Pramila Jayapal gibi isimlerin öncülük ettiği Ultra-Millionaire Tax Act (50 milyon doların üstü servete yüzde 2 vergi) Kongre'de tartışılmaya devam etse de, asıl hareket yerel yönetimlerde yaşanıyor. Özellikle, Kasım 2026 seçimlerinde oylanacak olan Billionaire Tax Act (Milyarderler Vergisi Kanunu), eyalette yaşayan milyarderlerin net servetine bir kereliğine yüzde 5 vergi getirmeyi hedefliyor. Elde edilecek gelirin sağlık ve gıda yardımlarına aktarılması planlanıyor.
Washington eyaleti yıllık 1 milyon doları aşan gelirlere yüzde 9,9, Maine ise yüzde 2 ek gelir vergisi getiren yasaları yürürlüğe koydu. New York’ta da, lüks ikinci evleri hedef alan "Pied-à-Terre" vergisi gibi düzenlemeler gündemde. Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’ta da Oxfam GB ve Tax Justice UK gibi platformlar, 10 milyon sterlinin üzerinde varlıklara yüzde 2 servet vergisi getirilmesi için yoğun kampanya yürütüyor. Norveç, İspanya ve İsviçre de, Avrupa'da net servet vergisini aktif uygulayan ülkeler arasında sayılıyor. Norveç'in servet vergisini artırması üzerine bazı milyarderlerin ülkeyi terk etmesi, hareketin "sermaye kaçışı" tartışmalarını alevlendirdi. Belçika, 1 Ocak 2026 itibarıyla finansal varlıklar üzerindeki sermaye kazancı vergisini genişletti; ayrıca, Brezilya'nın G20 dönem başkanlığında ekonomist Gabriel Zucman'ın hazırladığı rapor öncülüğünde, küresel milyarderlere yıllık yüzde 2 asgari servet vergisi uygulanması fikri uluslararası destek buldu. Bu planın dünya çapındaki 3.000 milyarderden yıllık 200 ila 250 milyar dolar kaynak yaratabileceği hesaplanıyor. Birleşmiş Milletler (BM) de 2026 yılında uluslararası vergi işbirliği çerçevesi oluşturmak için müzakerelerini sürdürüyor.
Yine Türkiye’ye dönecek olursak, Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, 2026 yılı ilk altı ayında toplam vergi gelirlerinin yüzde 43,76'sı KDV ve ÖTV’den oluşurken, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30, dolaysız vergilerin payı da yüzde 40,70 oldu. Bu tablo da, Türkiye'de vergi sisteminin temel finansman kaynağının hâlen tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Öte yandan, Ocak–Haziran döneminde tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 91,52'si stopaj yoluyla, yalnızca yüzde 6,36'sı beyana dayalı olarak tahsil edildi. Yaklaşık 5,5 milyon mükellefin yıllık gelir vergisi beyannamesi vermesine rağmen, gelir vergisi tahsilatının omurgasını yine kaynağında kesilen vergiler oluşturuyor. Başka bir ifadeyle, gelir vergisi sisteminin finansmanı büyük ölçüde ücretliler ile stopaja tabi gelir elde eden mükellefler üzerinden sağlanmaya devam ediyor. Ocak–Haziran döneminde kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 12,58 olarak gerçekleşmiş olmakla birlikte, yılın ilerleyen aylarında diğer vergi gelirlerinin artmasıyla bu oranın dahi gerilemesi bekleniyor.
Kısacası, çalışanların giderek azalan gelirlerinin önemli bölümünü oluşturan vergilerin önemli büyüklükteki bölümünün, uluslararası piyasalardan alınan yüksek maliyetli borçların faizlerini ödemek için kullanıldığı ortada. Daha da önemlisi, bu denli yüksek düzeylere tırmanan borçlanmanın faizlerinin de aynı hızda yükselmesi, büyük bölümü açlık sınırının dahi altında kalan ücretlilerin satın aldıklarından kesilen dolaylı vergilerden aktarıldığını gösteriyor.
Bu nedenle, yaklaşık 25 yüzyıl önce Roma İmparatorluğu’nu büyük ölçüde sarsan “aşırı vergilendirme”ye karşı yükselen başkaldırı hareketinin, tarihin ilk genel grevini örgütleyerek çözümlediği sorunların çok daha ağırlarının yaşandığı günümüzde, bir yandan çözümden uzaklaşıldığı da ortada. Ancak, başta ABD olmak üzere, küresel ekonominin en büyüklerinde giderek güç kazanan "Tax the Rich" hareketinin giderek Türkiye ve çevresindeki coğrafyaya erişmesinin de benzer çözümleri beraberinde getireceğine ilişkin beklentiler de yükseliyor.
