19 Eylül 2025

Osman Şenkul - “Maliyet enflasyonu”nun maliyeti

osman-senkul-maliyet-enflasyonunun-maliyeti

“Maliyet enflasyonu”nun maliyeti

 Osman Şenkul

Nasreddin Hoca pazarda yumurta satıyormuş. İşleri de fena değil; yumurtalar kısa sürede bitiyor, Hoca da yeni partiyi getirip tezgâha koyuyormuş. Arkadaşları bu acemi esnafın nasıl olup da kısa sürede bu kadar iyi satış yaptığını merak edip, araştırınca, Hoca'nın pazar yerinin en ucuz yumurtasını sattığını anlamışlar. - Hoca, sen bu yumurtaları kaçtan alıyorsun? - Dokuzunu bir akçeye... - Kaçtan satıyorsun? - On tanesini bir akçeye.. - Hoca, böyle ticaret mi olur? - Dostlar beni alışverişte görsün yeter... Ancak, ekonomi böyle dönmüyor; her üretimin maliyeti, her ürün ya da hizmetin satış fiyatı var; ikisinin arasındaki farka da "kâr" deniyor. Kapitalist koşullarda kâr üretmeyen hiçbir ekonomik birim ayakta duramıyor; kısacası, "taşıma suyla değirmen dönmüyor." Bu nedenle, ekonomik birimler için çok önemli olan "kâr edebilmek" için fiyatın önemi büyük. Üreticiler daha çok kâr edebilmek için fiyatı artırabildikleri kadar artırmak isterler.

Millet de para varsa, fiyat yükselse de, bastırır parayı istediği mal ya da hizmeti satın alır. O zaman da enflasyon yükselir. Merkez bankaları da, enflasyonu önlemek için, "faizi" artırır ve para değerlenir. Para değerlenince, harcayabileceklerin sayısı azalır. O zaman da satıcılar fiyatları istedikleri gibi yükseltemezler; böylece, “talep”ten kaynaklanan enflasyon yavaşlar.

Ancak, işin bir de maliyet tarafı var. Bir ürünün üretim maliyeti arttıkça, üretici de, alıcısı olsun, olmasın fiyatı artırmak zorundadır. Yoksa, "kâr" sıfıra doğru gider; hatta Nasreddin Hoca'da olduğu gibi “zarar”a dönüşür. Türkiye'de bir süredir, denklemin "maliyet" tarafında sorunlar yaşanıyor. Birçok sektörde ithalata bağımlılığın yüzde 50'nin üzerinde seyrettiği Türkiye’de, hükümetin, özellikle 19 Mart sonrası uyguladığı ekonomi politikaları nedeniyle, döviz kurlarındaki her artış, üretim maliyetlerine doğrudan yansıyor; bir başka deyişle, yumurtanın dokuzu değil, sekizi bir akçeye yükseliyor; Hoca da ne yapsın, satış yapabilmek için 10 yumurtayı bir akçeye satmaya çalışıyor.

Enerjinin yanı sıra, önemli ihracat kalemlerinden otomotiv üretiminde kullanılanlar dahil, özellikle yüksek teknolojiye dayalı parçaların önemli bir bölümünün ithal edildiği Türkiye’de, 2025 yılında maliyet enflasyonunun baskıları giderek ağırlaşıyor. Üretimin bu “dışa bağımlı” yapısına bağlı olarak, dışsal girdilerin (enerji, ithalat, döviz kuru) oluşturduğu ve giderek yükselen maliyetler, yalnızca ücretleri değil, işletme kârlarını da baskılamaya devam ediyor. Buna karşılık, düşük tutulan hedef enflasyona uyarlanan ücret artışları nedeniyle, talep enflasyonu ise zayıflasa da, yüksek maliyetler nedeniyle, özellikle beklentiler, kira & konut maliyetleri ve hizmet fiyatları üzerinden fiyat artışlarını tahmin etme ve yayma açısından önemli bir rol oynuyor. Her ne kadar Nasreddin Hoca’nın bu tahminlerle bir bağlantısı olmasa da, günümüz Türkiye’sinde artık iş dünyası, artan maliyet enflasyonuna bağlı olarak, üç gün, bir hafta, bir ay sonrasının fiyatlarını bu günden belirleyerek, önlem alıyor.

Çok iyi bildiğimiz gibi, küresel enerji fiyatları jeopolitik gelişmelere bağlı olarak oynak seyrediyor. Özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarında mevsimsel etkiler ve küresel talep durumu maliyet baskısı yaratıyor. Ayrıca, TL’nin değer kaybı, ithal ara mallarının maliyetini artırıyor. Özellikle sanayi girdileri ve ara malları açısından ithalat bağımlılığı olan sektörlerde bu baskı yoğun. Döviz kurundaki oynaklık beklentilerin de yükselmesine yol açıyor.

Bu durum, maliyetlerin fiyatlara aktarılması riskini artırıyor. Bunların yanında, konut grubu, ulaştırma ve hizmet sektörlerindeki maliyet artışları önemli; taşıma, kira, enerji, altyapı ve lojistik maliyetleri şirket maliyetlerini etkiliyor. Tüm bunların yanında, kamu kaynaklı vergi yükü, düzenleyici maliyetler ve kurumların fiyatlama davranışı da maliyet enflasyonunu besliyor. Bazı analizlerde “marka/karlılık beklentileri” de fiyatlara yansıtılan unsurlar arasında sayılıyor.

Özellikle ara malları ve enerji maliyetindeki artış, nihai mal fiyatlarını yukarı çeken önemli bir kanal. Kısacası, maliyet enflasyonunda baskılar halen güçlü; döviz, enerji, girdi maliyetleri gibi dışsal ve dış bağlantılı unsurlarda riskler sürüyor. Oysa, hükümetin yüksek faiz ile baskılamaya çalıştığı “talep enflasyonu” talebin güçlü olması ve fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı yapmasıyla ilgilidir. Yurt içi talep 2024'ün son çeyreğinde büyümeye pozitif katkı sağlamış durumda; ancak, burada özel tüketimden çok kamu tüketiminin, toplam talebin bu yükselişinde daha itici rol oynadığı açık.

Ayrıca, 2025’te sanayi PMI (Purchasing Managers Index - Satınalma Yöneticileri Endeksi) ve yeni sipariş verileri, imalat sektöründe yeni siparişlerde gerileme, iç talepte soğuma eğilimine bağlı olarak iç ve dış talepte zayıflamaya işaret ediyor.

Merkez Bankası Enflasyon Raporları’nda da, çıktı açığı hâlâ bir risk olarak görülüyor; talep baskısı, ücret baskısı ve mali disiplinin yetersizliği durumunda çıktı açığının enflasyon üzerindeki yukarı yönlü etkisi olabileceği belirtiliyor. Aslında, burada vurgulanan "çıktı açığı"nın da nedenleri üzerinde durmakta yarar var; çünkü, döviz kurlarının yanında, yükselen maliyetlerde daha etkili olan yüksek faiz, birçok işletmede, zaman zaman makinaların durmasına neden olabiliyor. Ekonomistlerin de göre, üzerinde durdukları bu durumun en etkili göstergesi, hızla yüselen işsizlik verileridir.

TÜİK tarafında, enflasyonun “yavaşlama eğilimi” görülse de, hem maliyet baskıları hem de, “fiyatlar yükselecek beklentisi kaynaklı talep” baskıları iç içe geçmiş durumda. Özellikle, Hazine ve Maliye Bakanlığı kaynaklı olumlu senaryoda, dezenflasyon süreci mümkün görünse de, riskler (özellikle dışsal şoklar, döviz oynaklığı, mali disiplinin bozulması) henüz ortadan kalkmadı. Özellikle, ithalat bağımlılığının temel ilacı olan döviz girdilerinin, ihracat ile birlikte temel kaynaklarından sayılan turizm kanalında beklenen artışların olmaması ve birçok gıda ürününde de, iç talebi dahi karşılayacak kadar üretim yapılamamasının ihracat kanalını da daraltması, bu risklerin etkisini daha da artıracak gibi görünüyor.

Bunun dışında, döviz girdilerinin diğer bir kanalı olan dış borçlanmaların maliyetini belirleyen CDS’lerdeki (Credit Default Swap - Kredi Temerrüt Takası) gelişmeler de, her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından “olumlu” olarak nitelendirilse de, henüz rahatlatacak düzeylerde değil; bir başka deyişle, dış borçlanma hala zor ve “maliyet”li. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve buna bağlı siyasi gerilimin 300 baz puanın üstüne yükselttiği CDS'ler, davaların ertelenmeleri, belirsizliklerin bir kısmının giderilmesi gibi gelişmelerle 250-260 puan bandına çekildi.

Örnekler üzerinden yapılacak hesaplama şunu gösteriyor, 10 yıllık ABD tahvili faizi yüzde 4,2 olduğuna göre, 300 bazpuan CDS yüzde 3,0 daha eklediği gibi, ayrıca, yüzde 0,5 ile yüzde 1,0 dolayında daha ek likidite/ihraç marjı ekler ve böylece, herkesin yüzde 4,2 maliyet ile eriştiği kaynağa, Türkiye yüzde 7,5 ile yüzde 8,2 arasında bir maliyet ile erişebilir. Bu şöyle de hesaplanabilir; diyelim ki, CDS 100 bazpuan artarsa, yıllık borçlanma maliyeti de aynı oranda artar. Bu da, 10 milyar dolarlık dış borçlanmada, 100 milyon dolara karşılık gelen yüzde 1,0 fazladan maliyet yükü demektir.

Bir başka deyişle, “dış kaynak bağımlısı” Türkiye’de, işletmelere, üreticilere büyük ek maliyetleri, özellikle bu “maliyet enflasyonu” yüklüyor ve elbette bu “yapay maliyet” yükünün “ezici ağırlığı” da, evine ekmek, yumurta götürebilmek için zorlanan milyonlarca emekli ve ücretlinin sırtına bindiriliyor. Nasreddin Hoca, "dostlar alışverişte görsün" diye yumurta sattığını söylüyor; ama, başta ekonomi ve ilgili bakanlıklar olmak üzere, ülkeyi yönetenler de elbette kararlarını "dostlar makamda görsün" diye alıyor.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.