Osman Şenkul - “Karşı çıkma” cesareti Trump’ın savaş gemilerini batırabilir mi?
“Karşı çıkma” cesareti Trump’ın savaş gemilerini batırabilir mi?
Osman Şenkul
Orta Doğu'ya bir uçak gemisi saldırı grubunun yakın zamanda gelmesiyle, bölgedeki ABD savaş gemilerinin sayısı 10'a yükseldi. Uzmanlara göre, ABD Başkanı Donald Trump, İran'a saldırmaya karar verirse önemli bir ateş gücüne sahip olacak.
Orta Doğu'daki gemi sayısı, Amerikan kuvvetlerinin yılın başında Venezüella lideri Nicolas Maduro'yu yakalamak için Karayipler'e gönderdiği gemilerin sayısına yaklaşık olarak eşit.
Çarşamba günü bir ABD yetkilisi, Orta Doğu'daki ABD gemilerinin toplam sayısını 10 olarak açıkladı. Bu rakam, üç muhrip ve F-35C hayalet savaş uçağına sahip USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunu da içeriyor. Bölgede faaliyet gösteren ayrıca üç muhrip ve üç kıyı savaş gemisi olmak üzere altı adet başka ABD savaş gemisi de bulunuyor.
Trump Çarşamba günü Truth Social platformunda, “Devasa bir donanma İran'a doğru yol alıyor” yazarak, “Venezuela'da olduğu gibi, bu donanma da hazır, istekli ve gerekirse hızlı ve şiddetli bir şekilde görevini yerine getirme yeteneğine sahip” dedi.
“Zaman azalıyor” diye ekleyen Trump, Tahran'ı “Anlaşma Yapın!” diye uyardı. Trump, İran'a protestocuları öldürmesi halinde ABD'nin askeri müdahalede bulunacağı konusunda defalarca uyarıda bulunmuş ve İranlıları devlet kurumlarını ele geçirmeye teşvik ederek “yardım yolda” demişti.
Gemi takip verilerine göre de, ABD'nin İran'a yeni saldırılar düzenleyebileceği yönündeki spekülasyonlar artarken, bir başka ABD savaş gemisi daha Orta Doğu'ya ulaştı.
MarineTraffic takip sitesinin gösterdiği üzere, güdümlü füze destroyer USS Delbert D Black Çarşamba günü Süveyş Kanalı'ndan geçerek Körfez'e doğru seyretti. Hava gemisi USS Abraham Lincoln da dahil olmak üzere, şu anda en az 10 ABD savaş gemisinin Orta Doğu'da olduğu biliniyor. Bir ABD yetkilisi de BBC Verify'e, uçak gemisinin bölgede olduğunu doğruladı.
Nükleer enerjili uçak gemisi USS Abraham Lincoln de bölgeye konuşlandırılmış durumda. BBC Verify ayrıca, Körfez'de Umman'a doğru ilerleyen bir ABD Donanması Osprey uçağını takip ettiğini duyurdu. Helikopter gibi dikey olarak kalkış ve iniş yapabilen, ancak uçak gibi uçabilen tiltrotor nakliye uçakları Osprey'lerin, Abraham Lincoln'den operasyon yaptıkları biliniyor. Gemi takip sistemi, daha önce Akdeniz'de bulunan bir başka Amerikan savaş gemisi olan USS Delbert D Black destroyerinin şu anda bölgede olduğunu gösteriyor.
Gelişmeleri SpaceWar'a değerlendiren bazı analistler, Trump'ın söylemleri ve son günlerde İran kıyılarına ABD askeri varlıklarının olağandışı bir şekilde konuşlandırılmasının, saldırıların yakın olabileceğini gösterebileceğini söylüyor.
Buradan da anlaşılacağı gibi, son aylarda bir yandan Grönland’a göz dikmesi, bir yandan Veneuela’nın Devlet Başkanı ve eşini kaçırması, bir yandan Gazze üzerinden Ortadoğu’yu ateşe sürüklemesi ve en sonda da, yaz aylarında saldırdığı İran’a yeniden saldırma tehditleri savurmasının art arda gelmesi, birçok uluslararası gözlemciyi, Trump’ın dünyayı bir savaşa sürüklediği yolunda yorumlar yapmaya sürüklüyor.
Trump’ın İran’a yönelik şu sözleri de oldukça çarpıcıydı: "Umarım İran hızlı bir şekilde ‘masaya oturur’ ve tüm taraflar için iyi olan, adil ve eşitlikçi bir anlaşma - nükleer silahlar olmayan bir anlaşma - müzakere eder. Zaman azalıyor, bu gerçekten çok önemli!”
Uzmanlara göre bu sözler de, Trump'ın İran'ın nükleer programının geleceği konusunda bir anlaşma müzakere etmeyi reddetmesi halinde, yakın zamanda bir tür askeri saldırı düzenleme niyetinde olduğunun en açık göstergesiydi. Bu paylaşım, Beyaz Saray'ın bölgeye bir uçak gemisi saldırı grubu gönderme gerekçesindeki dikkat çekici bir değişikliği de yansıtıyor; protestocuların ölümüne duyulan öfke yerini Tahran'ın nükleer programının kaderine bırakmış durumda.
Aktivistler de, İran’daki son olaylarda 30.000'den fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, Çarşamba günü Senato'da yaptığı konuşmada, binlerce kişinin öldürüldüğünü ve İran hükümetinin 1979 devriminden bu yana “muhtemelen hiç olmadığı kadar zayıf” olduğunu söyledi.
Rubio, “yaklaşık 30.000 ABD askeri personelinin, binlerce İran tek yönlü İHA ve İran kısa menzilli balistik füzelerinin menzilinde” olduğunu söyledi ve ekledi: “Bu olasılığa karşı savunma yapabilmek için bölgede yeterli personel bulundurmalıyız.”
Trump da bu sözler üzerine, İran'ın ABD askerlerine saldırı planladığına dair işaretler olması halinde, İran'ı vurmak için “önleyici savunma seçeneğini” de sürdüreceğini söyledi ve “Onlar kesinlikle bu kapasiteye sahipler, çünkü binlerce balistik füze biriktirdiler” dedi. Ayrıca, Avrupalı diplomatlar hafta sonu bir krizin gelişmesini bekliyorlardı ve İsrail'in olası İran misillemelerinin ölçeği konusunda tedirginlik belirtileri tespit ettiler.
İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in kıdemli danışmanı Ali Shamkani, İbranice yazdığı bir sosyal medya gönderisinde, “Amerika'nın herhangi bir kaynaktan ve herhangi bir düzeyde gerçekleştireceği herhangi bir askeri eylem, bir savaşın başlangıcı olarak kabul edilecek ve yanıt, saldırgana, Tel Aviv'in kalbine ve tüm destekçilerine yönelik, anında, kapsamlı ve eşi görülmemiş olacak” diye uyardı.
Trump'ın özel elçisi Steve Witkoff da, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda İran ile bir anlaşma yapılması gerektiğini söyledi: “Anlaşma açıkça füzelerle ilgili. Zenginleştirmeyle ilgili. Devlet dışı aktörlerin vekilleriyle ilgili. İran'ın nükleer stoklarıyla ilgili” dedi.
Trump'ın son çıkışları da, İran'ın zaten parçalanmış nükleer programının kalıntılarını değil, aynı zamanda İran'ın askeri gücünün her zaman merkezi olarak görülen uzun menzilli füzeleri ateşleme kabiliyetini de kısıtlamak istediğini gösteriyor. Trump’ın, Hamaney'in dünya sahnesinden çekilmesi gerektiği sözleri de gerginliği tırmandıran etkenlerden sayılıyor.
Tüm bunların ardından, New York'taki BM'deki İran misyonu şunları söyledi: “ABD en son Afganistan ve Irak'ta savaşa girerek 7 trilyon dolar harcadı ve 7.000'den fazla Amerikalı hayatını kaybetti. İran, karşılıklı saygı ve çıkarlar temelinde diyaloğa hazırdır, ancak zorlanırsa kendini savunacak ve daha önce hiç olmadığı kadar sert tepki verecektir.”
Tüm bu gelişmelere, aynı bölgeden binlerce yıl öncesine giderek baktığımızda, dünyanın en güçlü ülkesinin en güçlü lideri gibi ortaya çıkan Trump’ın giriştiği işin hiç de öyle en gelişmiş uçaklar, savaş gemileri ve füzelerle hemen halledilecek bir iş olmadığını gösteriyor. Eski Ahit’e göre, Kudüs’ün kurucusu Davut, Yahudi kralı Şaul’un Filistinliler ile yaptığı savaşta, sapanıyla attığı taşla dev Golyat’ı yener ve kafasını keser.
Davut ile Golyat’ın savaş arenasındaki bu ünlü düellosunun geçtiği hikaye, dev gibi olanların gerçekte göründükleri kadar güçlü olmadıklarını, kesinlikle yenilmez gibi görünenlerin de yenilebileceklerini anlatır. Burada anlatılmak istenen de, devleri çok güçlü gösteren tüm özelliklerin, aynı zamanda zayıflıklarının da kaynağı olabildiğidir. Bu nedenle, çok güçlü görünen bir devin karşısına çıkma cesaretini gösterenler, kimi zaman küçük bir strateji, bir atak ya da beklenmeyen bir hamle ile galip gelebiliyor; devi yenebiliyorlar.
Bugünlerde, özellikle İran’da patlayıp, doğuya doğru yayılması giderek artan bir tempoyla gündeme gelen bu çıkışların arka planında da, Trump’ın önemli çıkışların ardından, bir süredir arka planda tuttuğu Çin odaklı gelişmelerin de, özellikle bu dev ülkenin, Venezuela’nın ardından, artık tek önemli petrol kaynağı olan İran’ı sıkıştırma adımları da oldukça stratejik önem kazanıyor; hem de, bir yandan Ortadoğu-İran gelişmeleri yaşanırken, Tayvanlı ve ABD'li üst düzey yetkililerin, Trump'ın ilk yönetimi sırasında başlatılan üst düzey bir forumda yapay zeka, teknoloji ve insansız hava araçları alanlarında işbirliğini görüştükleri sıralarda gerçekleşiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, Çin'in adaya uyguladığı baskının artması karşısında Tayvan'ın en önemli uluslararası destekçisi ve silah tedarikçisi olduğu Taipei'yi “hayati bir ortak” olarak övdü.
Bir başka deyişle, Çin’in bir yandan Rusya ile görüşmeleri sürse de, neredeyse tek petrol kaynağı olan İran’a ağır baskılar uygulayan ABD, hiç zaman yitirmeden de, “Çin’in doğusundaki ezeli rakibine” de aralıksız verdiği askeri güç desteğini artırarak sürdüreceği işaretlerini de bir yandan açık açık göstererek veriyor. Bir başka deyişle, ana karadaki dev ülke Çin ile, ayrılıkçıların toplandığı, ana karaya göre “minyatür” denilebilecek boyuttaki ülke Tayvan arasında “askeri hareketler” de gündemin üst sıralarına doğru yükseliyor; öyle ki, bazı yayın organlarında karşılıklı olarak yapıldığı belirtilen askeri yığınaklardan da söz ediliyor. Durum bu noktalara tırmanınca da, “ana kara” ile “adacık” arasındaki bu gelişmeler gündeme “Davut ile Golyat” öyküsü anımsatılarak getiriliyor.
Aslında Çin ile Tayvan arasında 1940 yılındaki iç savaştan itibaren süren bu gerginlik, özellikle “Soğuk Savaş” döneminde ABD ve diğer Batılı ülkeler tarafından oldukça etkin bir şekilde kullanıldı. Ancak, Çin’deki Komünist Parti iktidarına karşın, özellikle Mao’nun ölümünden sonra hız kazanan kapitalist dönüşüm, bu çıban başını da her iki ülkeye akan dolarlar yumuşatmıştı. Çin’de devlet kontrollü bir ekonomi içinde baskılanan ücretler ve dolayısıyla fiyatlar, bu dev ülkeyi diğer kapitalist ülkelere göre oldukça ucuzlatıyordu.
Elbette, ülke içindeki fiyatların düşüklüğü başkalarını pek ilgilendirmese de, ücretlerin düşüklüğü kapitalist dünyada büyük bir “nimet” kabul ediliyordu. Çok iyi eğitimli iş gücü, gerek geleneksel, gerekse uzun yıllar Komünist Parti yönetiminde tam bir disiplin içinde çalışıyor; ancak, Batılı rakiplerine göre oldukça düşük ücret alıyordu. Kısacası, “Aman dostum, burası tam bir ucuz emek cenneti”ydi.
Dolayısıyla, özellikle dijital teknolojinin tırmanışa geçtiği ilk yıllardan bu yana, hem ana kara Çin’i, hem ada Tayvan’ı devasa Batılı şirketlerin üretim alanına dönüşüvermişlerdi. İşte, zaten Trump’ın da, özellikle ikinci kez iktidar koltuğuna oturduktan sonra üzerine gittiği temel konu bu oluvermiş, birçok alanda bunlar öne sürülürken, yedekten de her zaman yüzde 25’i gören, zaman zaman yüzde 100’e kadar ulaşan gümrük tarifeleriyle söz konusu adımları art arda atmıştı.
İşte bu gelişmeler sürerken, doğal olarak Çin artık yalnızca ucuz iş gücü kaynağı olmaktan çıkıp, dev kapitalist ülkelerin şirketleriyle de boy ölçüşebilecek düzeyde şirketlere de sahip bir dev kapitalist ülke düzeyine yükseliverdi; kısacası, artık bu dev ülke aynı zamanda dev bir rakip oluverdi. Bu durum elbette son yıllarda, farklı ülkelerde ve boyutlarda kısıtlamalara kadar uzanan bir mücadeleye dönüştü.
Huawei ve Xiaomi ve başka Çinli firmaların faaliyetleri, “casusluk” ve başka nedenlere dayanılarak kısıtlanmaya başlandı ve bazı ürünlerin satışlarına sınırlamalar getirildi. Kısacası, küresel kapitalizm yeni geleni yanında istemiyordu ve bu durum giderek öne çıkıyor, farklı alanlarda, farklı tepkilerle sınırlayıcı oluyordu. Elbette Çinli firmalar da boş durmuyor, yeni pazarlara akın ediyor, büyümeyi sürdürüyordu.
Özellikle son dönemlerde bu karşılıklı el ense çekmelerde artış yaşanmaya başladı ve özellikle Batı’nın kapitalist dünyası olağanüstü çabalarla yeni rakiplerinin yollarını kapatmaya çalışır duruma geldi. Özellikle de, Ukrayna savaşı sonrası yalnızlaşan Rusya ile yakınlaşması da Çin üzerine yeni şimşeklerin çekilmesine neden oldu.
Son yıllarda art arda yayınlanan haberlere göre, tüm bunlar yaşanırken, Çin’de üretim yaptıran Batılı devler de alternatif arayışlarına hız veriyor. Haberde kaynak olarak gösterilen Rhodium Group tarafından hazırlanan bir rapora göre ABD’li ve Avrupalı şirketler yatırımlarını Çin’den diğer gelişmekte olan pazarlara kaydırırken, bu yeniden yönlendirilen yabancı sermayenin büyük çoğunluğunu Hindistan alıyor ve onu Meksika, Vietnam ve Malezya izliyor.
Bu şirketler, küresel büyümedeki payı artmaya devam ederken bile dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sırtlarını dönüyor ve Çin’in iş ortamı, ekonomik toparlanma ve siyasetine ilişkin endişelerin yabancı yatırımcıların zihninde nasıl ağır bastığını vurguluyor. Rapora göre, ABD ve Avrupa’dan Hindistan’a yapılacak sıfırdan yatırımların değeri yüzde 400 artarken, Çin’e yapılacak yatırımlar artık kayıtlara da geçmez oldu.
Kısacası, kapitalist dünyanın “ucuz emek cenneti” kapılarını başkalarına kapatıp, yalnızca “kendilerine cennet” olmaya doğru evrilirken, kapitalist dünya da elbette “yeni cennetler” arayışına hız verdi. Bunun ilk örneklerini de Hindistan, Meksika, Vietnam ve Malezya’da ve artık petrol kaynaklarıyla dünyanın bir numarası olan Venezuela’da hızla oluşturuyorlar.
Bununla kalırlar mı? Elbette olanaksız; kapitalizm dediğin, müşteriye karşı tekelleşmeye odaklı çalışmak için elinden geleni yapmaya çalışsa da, kendisine “her yer cennet” olmalıdır; özellikle de emek piyasası…
Tüm bunları anlatır, art arda sıralarken, başından itibaren arka planda bekleyen elbette Türkiye oldu. Türkiye’de emek elbette oldukça ucuz ama daha da ucuzlatmanın yolu yok mu? Elbette var ve bu yola çoktan girdik sayılır. Oldukça uzun zamandan beri, Sudan, Umman, Ürdün, Yemen, Tunus, Filistin, Mısır, İran, Irak, Suriye, Filistin, Etiyopya’dan bu kadar çok ucuz (bedava) emeğin taşınması boşuna mı? Elbette değil. Sözünü ettiğimiz ülkelerden gelip, kaçak olarak çalıştırıldığı ortaya çıkan onlarca örnek haber olmadı mı? Elbette oldu. Bunlar yalnızca örtülemeyenlerdi.
Kısacası, dünyanın ikinci büyük ekonomisi düzeyine yükselen Çin’in, “başka kapitalistlere” ucuz emek cenneti olmaktan çıkmaya karar vermesi, bugüne kadar zaten alternatif arayışı içinde olan kapitalizm dünyasının bu arayışlarına hız kazandırdı. Türkiye’nin de, bu adaylar arasında olduğunu biliyoruz elbette; ancak, rakipleriyle boy ölçüşecek kadar ucuzlaması için de, bir yandan içeride sendikaların üzerindeki baskılar ağırlaştırılırken, bir yandan da, ucuz emeğin omurgasını oluşturan göçmen işçi girişlerinin de artırılmasına ağırlık veriliyor.
Ancak, hepimizin de yaşadığı ve tanık olduğu gibi, söz konusu sorunun çözümü gözlerden uzaklaştırılmak için de, bu kez de farklı yollara sapılıyor. Ucuz emek cennetinin birer unsuru olmaya karşı çıkmak gerekirken, bu durum gözlerden ırak tutulmaya çalışılıyor.
Her gün sosyal medyada, haberlerde, ülkeye getirilip bedavaya çalıştırılan bu insanlardan grupların fotoğrafları ya da video kayıtları topluma, “Eyvah laiklik elden gidiyor” ya da “Eyvah ülkemiz işgal ediliyor” havasında sunularak, gerçek tehlike gözlerden ıraklaştırılmaya çalışılıyor.
Gerçekte tüm çalışanlara, tüm emekçilere dayatılmaya çalışılan, “Bu paraya çalışırsan çalış… Yoksa, daha ucuza çalışanlar akın akın geliyor” olmasına karşılık, emekçi olan da olmayan da, “Bak görüyor musun, laiklik elden gidiyor, ülkemiz işgal ediliyor” ile korkutulup, yalnızca bu insanların kabuklarına çekilmeleri ve bedavaya çalışmaları sağlanıyor.
Oysa yapılması gereken, Türkiye’deki tüm emekçilerin, neredeyse bedava denilecek kadar ucuza çalışmak zorunda bırakılan bu emekçiler ile dayanışma içine girerek, ülkeyi kapitalistler için “ucuz emek cennetine” emekçiler için de “yoksulluk cehennemine” dönüştürme saldırılarına karşı omuz omuza durmaktır. Ebette böyle bir harekete öncülük etmesi gerekenler, başta sendikalar ve sosyalist partiler olmak üzere, emekten yana tüm kesimler olmalı, hedefe dayanışma içinde ulaşmanın yolları aranmalıdır.
Bunun için de, Davut’un Golyat’ı “karşı çıkma” cesaretiyle attığı adımın gücüyle yendiği de unutulmamalıdır.
