Osman Şenkul - Finansal krizlerin tekrarı cesur adımlar atarak engellenebilir
Finansal krizlerin tekrarı cesur adımlar atarak engellenebilir
Osman Şenkul
Türkiye’de de son dönemde önemli sarsıntılar yaratarak yükselen finansal krizlerin tarihi, bankacılık sisteminin, borsaların gelişmesi ve güncel ekonominin belirleyicisi konumuna geldiği dönemlere dayanır. Bu dönemlerden sonra ortaya çıkan finansal krizler, ne yazık ki tarihte oldukça yaygındır ve etkilenen ekonomilerde sıklıkla ekonomik tsunamilere yol açar. Bunlardan tarihe geçen ilk örneklerden birisi de, genellikle “Lale Çılgınlığı” olarak bilinen 1637 mali krizidir; Hollanda’da güzelliği ve nadirliği nedeniyle büyük değer verilen lale soğanları piyasasında yaşanan bir spekülatif balondu.
Balon süresince, spekülasyon ve yatırımların da etkisiyle lale soğanlarının fiyatları olağanüstü seviyelere fırladı. Ancak balon sonunda patladı ve bu durum fiyatlarda keskin bir düşüşe yol açarak birçok yatırımcının mali çöküşüne neden oldu. Bu kriz, genellikle finansal piyasalardaki irrasyonel coşkunun ve spekülatif balonların tehlikelerinin erken dönemdeki bir örneği olarak gösterilir.
Bu krizden yaklaşık 100 yıl sonra, 1772 yılında Londra’da “Kredi Krizi” patladı ve hızla Avrupa’nın geri kalanına yayıldı. 1760’ların ortalarında Britanya İmparatorluğu, sömürge toprakları ve ticaret yoluyla muazzam bir servet biriktirmişti. Bu durum aşırı bir iyimserlik havası yarattı ve birçok İngiliz bankası tarafından hızlı bir kredi genişlemesi dönemine yol açtı. Bu coşku, 8 Haziran 1772’de, İngiliz bankacılık evi Neal, James, Fordyce ve Down’ın ortaklarından Alexander Fordyce’in borç ödemelerinden kaçmak için Fransa’ya sığınmasıyla ani bir şekilde sona erdi.
Haber hızla yayıldı ve İngiltere’de bir bankacılık paniği tetikledi; alacaklılar, anında nakit çekme talebinde bulunmak için İngiliz bankalarının önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Bunun sonucunda ortaya çıkan kriz hızla İskoçya’ya, Hollanda’ya, Avrupa’nın diğer bölgelerine ve İngiliz Amerika kolonilerine sıçradı. Tarihçilere göre, bu krizin ekonomik yansımaları, Boston Çay Partisi protestolarına ve Amerikan Devrimi’ne katkıda bulunan başlıca faktörlerden biri oldu.
Bölgesel koşullar ve İngiliz ticaret politikası, iki farklı türde kredi sağlama sistemine yol açan iki ayrı ticaret sistemini ortaya çıkardı. Bir yandan, ticaret politikası İngiliz tüccarlar ile plantasyon sahipleri arasında karşılıklı bir mal akışını zorunlu kılıyordu. Büyük plantasyon sahipleri, ürünlerini komisyon sistemi yoluyla satan İngiliz tüccarlara teslim ederlerdi; bu tüccarlar, plantasyon sahiplerine geri götürmek üzere mal ve tedarik satın alır, ardından açık kredi hesaplarındaki açıklar için plantasyon sahiplerinden ücret alırlardı; bu krediler genellikle bir yıl boyunca faizsizdi.
“Tüccar-faktör sistemi” olarak adlandırılan ayrı bir sistemde ise, çoğunlukla Glasgow merkezli tüccarlar, kolonilerdeki acenteler aracılığıyla kolonistlerle doğrudan emtia, mal ve malzeme ticareti yapıyordu. Bu acenteler faaliyetlerini, İngiliz malları için elverişli bir satış noktası görevi gören kolonilerdeki yerel dükkânlardan yürütüyorlardı. Benzer şekilde, acente dükkanları da bir yıl süreyle faizsiz kredi sağlıyordu. Kanıtlar, tüccar-faktör sisteminin orta ölçekli plantasyon sahipleri tarafından daha yoğun bir şekilde kullanıldığını ve 1772 yılına gelindiğinde bu sistemin orijinal komisyon sistemini üç katına kadar gölgede bırakacak kadar büyüdüğünü gösteriyor; kısacası, özellikle kredilerdeki bu hızlı büyüme krizin patlamasının yolunu açmış oldu.
Dünya 20. Yüzyıl’a da kriz ile girdi; “1901 Krizi” nispeten küçük çaplı bir kriz olmakla birlikte, Northern Pacific Railway hisselerinin tekelleştirilmesi (yani, mevcut tüm hisseleri satın alarak bir şirketin kontrolünü ele geçirmeye çalışılması) nedeniyle New York Borsası’ndaki “ilk borsa çöküşü” olarak kabul edildi.
Yeni Yüzyıl’ın bu ilk krizi, aynı zamanda, 1907’de patlayan, “Bankacılar Panik Krizi” ya da “Knickerbocker Krizi”nin de öncüsü niteliğindeydi; çünkü, (United Copper Company’de) bir başka başarısız spekülatif köşe daha yaşanmış ve bu da birçok banka paniğine yol açmıştı. Bakır fiyatlarını da manipüle eden Knickerbocker Trust Company’deki köşe, bir domino etkisi yaratarak borsanın çökmesine, likidite krizine ve daha fazla banka paniğine yol açtı. Bu kriz, 1913 yılında Federal Rezerv Sistemi’nin kurulmasına da yol açtı; bu sistem, son çare kredi sağlayıcısı olarak işlev görerek ve para politikasını uygulayarak gelecekteki finansal krizleri önlemek üzere tasarlandı.
Tarihte derin izler bırakan bir başka büyük finansal kriz de, “20. yüzyılın en kötü finansal ve ekonomik felaketi” olarak bilinen “1929-1939 Büyük Bunalımı”dır. Wall Street’in 1929’daki çöküşüyle tetiklenen ve daha sonra ABD hükümetinin yanlış politika kararlarıyla daha da kötüleşen Büyük Bunalım, neredeyse 10 yıl sürdü ve özellikle sanayileşmiş ülkelerde büyük gelir kaybına, rekor düzeyde işsizlik oranlarına ve üretim kaybına yol açtı. ABD’de işsizlik oranı, 1933’teki krizin zirvesinde neredeyse yüzde 25’e ulaştı.
Ekonomi tarihçilerine göre, ABD üretimindeki 1929 yazında yaşanan ilk düşüş, borsa spekülasyonlarını sınırlamayı amaçlayan ve elbette yüksek faize dayandırılan sıkı para politikasından kaynaklandı. Bu dönem öncesinde, 1920’ler refah dolu bir on yıl olmuştu; olağanüstü bir patlama dönemi olmadığı için fiyatlar on yıl boyunca neredeyse sabit kalmıştı. Ancak, hisse senedi fiyatları, 1921’deki en düşük seviyeden 1929’daki zirveye kadar dört kattan fazla artmıştı. ABD Merkez Bankası (Fed), 1928 ve 1929’da hisse senedi fiyatlarındaki hızlı yükselişi yavaşlatmak umuduyla faiz oranlarını yükseltti. Bu yüksek faiz oranları, inşaat ve otomobil alımları gibi faiz oranlarına duyarlı harcamaları düşürdü; bu da üretimin azalmasına yol açtı.
Sonrasında bildiğimiz büyük İkinci Dünya Savaşı patladı ve ardından, yükselen iki kutuplu dünyada daha çok uzaya ve teknolojik gelişmelere odaklı bir küresel ekonomi gelişti; ta ki, 1973 yılında Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülkelerin, bir petrol ambargosu ilan ederek, ABD ve müttefiklerine yönelik petrol ihracatını aniden durdurmasına kadar. Bu durum, ciddi petrol kıtlığına ve petrol fiyatlarında keskin bir artışa yol açarak ABD’de ve diğer birçok gelişmiş ülkede ekonomik krize neden oldu. Sonrasında ortaya çıkan krizin benzersiz yanı, (enerji fiyatlarındaki artışın tetiklediği) çok yüksek enflasyon ile (ekonomik krizin yol açtığı) ekonomik durgunluğun aynı anda yaşanmasıydı. Sonuç olarak, ekonomistler bu döneme “stagflasyon” (durgunluk artı enflasyon) adını verdiler ve üretimin toparlanması ile enflasyonun kriz öncesi seviyelerine düşmesi birkaç yıl sürdü.
Günümüzde koşullar çok farklı olsa da, bu krizden alınacak ve günümüz için de geçerli olan kalıcı dersler vardır. Bunlardan biri, enerji güvenliğine sürekli odaklanmanın önemi ve buna sistemin dayanıklılığının da dahil olmasıdır. Winston Churchill’in 1913 yılında İngiliz Parlamentosu’nda petrol politikası üzerine yapılan bir tartışmada yaptığı yorum, enerji güvenliği için temel bir ilke olmaya devam ediyor: “Petrol konusunda güvenlik ve kesinlik,” demişti, “çeşitlilikte ve yalnızca çeşitlilikte yatar.” Başka bir deyişle, çeşitlendirme. Piyasalar sakin olduğunda, enerji güvenliğini göz ardı etmek çok kolaydır. İkinci ders, arz ve talep ile piyasada gerçekte neler olup bittiğine dair şeffaflık ve yüksek kaliteli bilgiye duyulan ihtiyaçtır. Bu, durumu daha da kötüleştiren paniği ve kafa karışıklığını azaltacağı gibi, sorun çözme çabalarından uzaklaştıran günah keçisi arayışını da önleyecektir. Günümüzde, ABD Başkanı Donald Trump’ın, iklim hareketlerine bağlı gelişmelerin etkisiyle giderek azalan petrol talebi etkisini, arzı kısarak fiyatları yüksek tutmaya dönük İran Savaşı’nı çıkarması da, aynı bazda değerlendirilebilecek hareket olarak öne çıkıyor.
Yeryüzünde bir başka büyük ekonomi krizi de 1997 yılında Tayland’da başladı ve hızla Doğu Asya’nın geri kalanına ve ticaret ortaklarına yayıldı. Gelişmiş ülkelerden Tayland, Endonezya, Malezya, Singapur, Hong Kong ve Güney Kore gibi Doğu Asya ekonomilerine (o dönemde “Asya kaplanları” olarak bilinen) yönelen spekülatif sermaye akışları, bu ekonomilerde kredilerin aşırı genişlemesine ve çok fazla borç birikimine yol açan bir iyimserlik dönemini tetiklemişti. Tayland hükümeti, Temmuz 1997’de döviz kaynaklarının yetersizliğini gerekçe göstererek, uzun süredir sürdürdüğü ABD doları karşısındaki sabit döviz kurunu terk etmek zorunda kaldı. Bu durum, Asya finans piyasalarında bir panik dalgası başlattı ve hızla milyarlarca dolarlık yabancı yatırımın geri çekilmesine yol açtı. Piyasalarda panik yayıldıkça ve yatırımcılar Doğu Asya hükümetlerinin olası iflaslarından endişe duymaya başladıkça, dünya çapında bir finansal çöküşe dair korkular yayılmaya başladı.
Durumun normale dönmesi yıllar aldı. Uluslararası Para Fonu, en çok etkilenen ekonomiler için kurtarma paketleri oluşturarak bu ülkelerin temerrüde düşmesini önlemek üzere devreye girmek zorunda kaldı.
“Asya Finans Krizi” olarak da anılan olaylar, genel olarak piyasa katılımcılarını ve politika yapıcıları hazırlıksız yakaladı. Kriz patlak vermeden önce, özellikle Tayland’da bazı kırılganlıklar iyi biliniyordu; ancak bu ülkelerin ekonomilerinin birçok güçlü yönü olduğu da düşünülüyordu. Kriz ilerledikçe, bu ekonomilerin güçlü büyüme sicilinin önemli kırılganlıkları gizlediği ortaya çıktı.
Özellikle, “yıllarca süren hızlı yurt içi kredi büyümesi ve yetersiz denetim, finansal kaldıraçta önemli bir artışa ve şüpheli kredilerin birikmesine” yol açmıştı. Aşırı ısınan yurt içi ekonomiler ve emlak piyasaları riskleri artırdı ve dış tasarruflara olan bağımlılığın artmasına yol açtı; bu durum, artan cari açıklar ve dış borcun birikmesiyle kendini gösterdi.
Çoğunlukla kısa vadeli olan yoğun dış borçlanma, şirketleri ve bankaları önemli döviz kuru ve fonlama risklerine maruz bıraktı; bu riskler, uzun süredir devam eden sabit kur uygulamalarıyla gizlenmişti. Sabit kur uygulamalarının sürdürülemez olduğu ortaya çıktığında, şirketler dış borçlarının yerel para birimi cinsinden değerinde keskin artışlar gördü ve bu durum birçok şirketi zor duruma düşürdü, hatta iflasa sürükledi.
Yeryüzünde bir başka “borsa, piyasa, fon…” bazlı büyük finansal kriz de daha yakın zamanda, 2007-2008 döneminde yaşandı. Büyük Bunalım’dan bu yana yaşanan en şiddetli finansal kriz olan Büyük Durgunluk’u tetikledi ve dünya çapında finansal piyasalarda büyük tahribata yol açtı. ABD’deki konut balonunun patlamasıyla tetiklenen kriz, Lehman Brothers’ın (dünyanın en büyük yatırım bankalarından biri) iflasına yol açtı, birçok önemli finans kurumu ve işletmeyi iflasın eşiğine getirdi ve benzeri görülmemiş boyutlarda devlet kurtarma paketlerini gerektirdi. Durumun normale dönmesi neredeyse on yıl sürdü; bu süreçte milyonlarca iş ve milyarlarca dolarlık gelir kaybedildi.
Finansal piyasalardaki çalkantı yatıştığında, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleme hedefiyle, dikkat doğal olarak finans sektörüne yönelik denetim bazlı düzenlemelere yöneldi. Uluslararası Ödemeler Bankası (Bank for International Settlements - BIS) kurallarına göre, geleneksel bankalar için, gerekli sermaye miktarında genel olarak önemli artışlar söz konusudur; bu artışlar, “sistemik öneme sahip” kurumlarda daha da belirgindir. Düzenli stres testleri, hem bankaların hem de düzenleyicilerin riskleri anlamalarına yardımcı olacak ve koşullar kötüleştiğinde bankaları temettü ödemek yerine kazançlarını sermaye biriktirmek için kullanmaya zorlayacaktır .
Gördüğümüz gibi, küresel düzeyde yaklaşık 2,5 asırdır ekonomileri ve dolayısıyla binlerce kuruluşu ve milyonlarca kişiyi sarsan büyük fon ve piyasa krizlerine karşı, ülkeler genellikle para politikası, maliye politikası ve yapısal reformlar olmak üzere üç temel eksende müdahale ettiler. Krizin büyüklüğüne ve ülkenin gelişmişlik düzeyine göre bu müdahalelerin ağırlık merkezi değişse de, merkez bankaları kriz anlarında piyasadaki panik havasını dağıtmak ve çarkların dönmesini sağlamak için hızlı hamleler yaptılar, yapmaya devam ediyorlar.
Böylesi durumlarda, borçlanma maliyetlerini düşürerek piyasayı canlı tutmanın temel koşullarından biri olarak, hemen tüm ülkelerde atılan ilk adımlar “faiz indirimleri” oldu. Ayrıca, genişletilmiş likidite sağlamak için, bankalara ve finans dışı kurumlara uzun vadeli fonlar sağlandı; ayrıca, sorunlu varlıkların veya devlet tahvillerinin merkez bankasınca satın alınması için gerekli düzenlemeler yapıldı.
Ayrıca, hükümetler ekonomik daralmayı telafi etmek için bütçe araçlarını devreye sokarak, altyapı yatırımları ve istihdam destek paketlerini tüm ekonominin kullanımına açtılar ve bununla da yetinmeyip, tüketimi artırmak için vergi indirimlerini alabildiğince kullandılar. Tüm bunları desteklemek için de, birçok ülkede kamu harcamalarında büyük kesintiler yaparak, sosyal yardımları alabildiğince artırdılar. Bu aşamada, önemli bir sektör olan bankacılık sisteminin çökmemesi için finans kuruluşlarına doğrudan müdahale edilerek destekler verildi; bu amaçla da batma aşamasındaki bankalara kamu kaynaklı sermaye aktarımı yapıldı.
Bankalardaki birikimlerin devlet güvencesine alınması için de “mevduat garantileri”nin uygulanması sağlandı; böylesi dönemlerde birçok ülke IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan, koşullu acil kredi desteği sağladı. Bu süreçlerde sağlanan desteklerin yanında, düşük faizli krediler ile desteklerin tabanı olabildiğince genişletildi.
Hükümetler ayrıca, büyük fon ve piyasa krizlerini çözerken tarih boyunca benzer aşamalardan geçen ve “likidite, borç veya yapısal çöküş” gibi, krizin türüne göre değişen stratejik müdahale araçları geliştirdiler. Bu kapsamda, merkez bankaları da genellikle “finansal triyaj” diye tanımlanan acil müdahale ile başladılar; ardından yapısal reformlar ve uluslararası iş birlikleriyle sistemi yeniden inşa ettiler. Söz konusu yapısal reformların temelindeki ilkelerin arasında, sistemin yeniden işlemesinin yolunu açmak hedefiyle, maliyetleri olabildiğince düşürmek için destek fonlarının da olabildiğince düşük faizle kullandırılması bulunuyor.
Diğer yandan, söz konusu büyük finansal krizler yaşandığında, sorumlu kurumlara ve yöneticilere karşı hukuki, düzenleyici ve mali yaptırımlar uyguladılar.
Hükümetler ayrıca, yaşanan derin krizlerin sorumluları arasında olduğunu belirledikleri, fon yönetimlerini, borsa aracı kurumlarını ve büyük bankaları milyarlarca dolarlık cezalar ödemeye zorladılar. Örneğin, ABD yetkilileri, 2008 yılına kadar uzanan zehirli ipotek teminatlı menkul kıymet dolandırıcılığı nedeniyle üç büyük bankaya ve birçok borsa fonu yöneticisi şirkete on milyarlarca dolarlık para cezası kesti.
Bunun yanında, yine yasal düzenleyici kurumlar, belirli kişilerin bankacılık veya menkul kıymetler sektöründe çalışmasını yasakladılar. Ayrıca, şirketler de, “sorumsuzca” risk almanın sorumlusu olan yöneticilerine ödedikleri teşvikleri ve diğer destek ödemelerini geri aldılar.
Bunun daha da ötesine ilerleyen birçok ülke de, yeni piyasa çöküşlerini önlemek için kapsamlı yasal reformlar yürürlüğe koydular. Örneğin, ABD’de 2010 yılında, bankalara daha sıkı sermaye gereksinimleri, stres testleri ve tüketici koruma kuralları getiren Dodd-Frank Yasası yürürlüğe koyuldu. Avrupa’da da, Bankacılık Birliği ve Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi’nin (European Securities and Markets Authority - ESMA) daha sıkı denetimine ilişkin düzenlemeler hayata geçirildi. Bunların yanında, uluslararası ekonomik yaptırımlar (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) SWIFT yasakları, merkez bankalarının varlıklarının dondurulması gibi) devreye alındı.
Günümüzde, enflasyonu frenlemek amacıyla uygulanan yüksek faiz etkisiyle, yoksulluğun giderek ağırlaştığı Türkiye’de patlayan “fon krizi”nin yol açtığı zararların hangi düzeylere tırmandığına ilişkin çalışmalar ve açıklamalar art arda geliyor. Dünya genelinde yaşanan benzer krizlerin ardından gelen bunca düzenlemenin örnek alınması gerektiğine bakılınca, atılacak oldukça çok adımın olduğu da ortadadır; önemli olan da binlerce kişinin zor koşullarda biriktirdiği emek ürünlerinin, benzer sorunların yaşanmasıyla art arda yok olmasının önünü tıkamaktır. Bunun da en önemli koşulu; ilk adımı cesurca atıp ilerlemektir.
