30 Ekim 2026

Osman Şenkul - Faizler yükseklerde tutundukça enflasyonun tek hanelere inmesi uzun sürecek

osman-senkul-faizler-yukseklerde-tutundukca-enflasyonun-tek-hanelere-inmesi-uzun-surecek

Faizler yükseklerde tutundukça enflasyonun tek hanelere inmesi uzun sürecek

Osman Şenkul

Antik Sümer’in erken dönemlerinde birçok ürün ve malda temel değişim aracı arpaydı. Yeryüzünde, bilinen birçok “ilk”in beşiği olan Mezopotamya tarımsal olarak da oldukça zengindi ve bu nedenle de bu bölgede, tahıllar uzun yıllar değişim aracı ve ödeme/geri ödeme işlemlerinde temel standart olarak kullanıldı. Hatta bu geniş uygarlık bölgesinde, Milattan Önce 3000’den önce dahi bazı metal külçeler de değişim aracı olarak kullanıldı.

İki temel değer standardı vardı; tahıl ve gümüş. Gümüş genellikle kent-kasaba ekonomilerinde, tahıl da köylerde temel değer standartlarıydı. Bu ürünlerin değerleri genellikle çok değişkendi; bu nedenle devlet sık sık piyasaya müdahale edip bu değerlerdeki farklılaşmaları bir noktaya çekiyor ve yeni kurallar koyuyordu. MÖ birinci bin yıla kadar basılı para olmadığı için, metal külçeler ödemelerde ağırlık ölçüleriyle kullanılıyordu.

Sümerlerden günümüze kadar gelen birçok metinde gayrimenkul alışverişleri ve kredi işlemlerine ilişkin birçok bilgi bulunuyor. Erken Sümer’deki birçok finansal uygulama ve gelenek, Babil bazlı Hammurabi yasalarına dayanıyordu.

Sümer’de gayrimenkul sahipliği bireysel ya da tapınak gruplarına dayanan toplumsal nitelikte olabiliyordu. Ödemeler ya da borçlanmalar, tapınakta ya da başka grupların tanıklığında ayrıntılarıyla kayıtlara geçiriliyordu. Konut ve tarlaların satışını düzenleyen kurallar MÖ 2800 öncesinde getirilse de, uygulamalara ilişkin bilgilere daha çok bu tarihten sonraki metinlerde rastlanıyor. Bu kurallar, konut ve toprağa sahip olan ailenin çıkarlarını ve ihtiyaçlarını temel alıyordu. Boş araziler de ailelere, ancak toprağın işlenip, ürün yetiştirilmesi koşuluyla devrediliyordu.

Hammurabi yasaları, toprağın sahiplenilmesi, işlenmesi ve tarım işçisi çalıştırılması, toprak kirası ve kredilendirme işlemlerini düzenleyen birçok kural ve düzenlemeler içeriyordu. Bu düzenlemelerden bir tanesi de, alınan kredilerin ödenmesine ilişkin kuralları içeriyordu. Özellikle tarımsal kredi niteliğindeki borçlanmalarda, üretim-hasat ön planda tutuluyordu.

Öncelik her zaman borçlanan olarak üreticinin ihtiyaç ve çıkarlarındaydı; hiçbir alacaklı, üreticinin kredi borcunu hasat zamanı öncesinde ödemesini talep edemiyordu. Daha da önemlisi, kuraklık ya da sel benzeri doğal afet durumlarına bağlı üretim düşüşü gibi gelişmelerde, borcun faizi otomatik olarak siliniyordu.

Topraklar, belirli bir ürün karşılığında kiralanabildiği gibi, üç yıllık da kiralanabiliyordu. Böylesi durumlarda, anlaşmaya bağlı olarak, her yıl hasadın belirli bir bölümü toprağı kiraya veren sahibine ödeniyordu. Toprak sahibi birey olabildiği gibi, bir tapınağı temsil eden topluluk da olabiliyor; böylesi durumlarda, ödemeler tapınak giderlerini karşılayan fona yapılıyordu.

Borçları düzenleyen Hammurabi Yasaları'nda, bir ilginç yan da, tüketim maddeleri-ürünleri için verilen borçların faizsiz olması yanında, geri ödemeler konusunda ceza uygulansa da, bu cezayı ödeyemeyecek durumda olanlara herhangi bir yaptırım uygulanmamasıdır.

Diğer birçok yasada olduğu gibi, Hammurabi Yasaları'nda da faiz uygulamalarında “azami faiz oranı” belirleniyor ve uygulanıyordu. Faizlerin sınırlanmasına ilişkin düzenlemeler MÖ 2000'lerde yapılandırılmış ve yüzlerce yıl boyunca yürürlükte kalarak uygulanmıştı. Bu oranlar, tahıllarda gümüşe göre daha yüksekti.

Yaklaşık 1200 yıl sonra, MÖ 6. Yüzyıl’da gümüş ve tahıl borçlanmaları üzerinde uygulanan azami (max) faizler eşitlendi.

Yasa, tahıl ya da gümüş olsun, tüm kredilendirme işlemlerinin en az bir tanığın katılımıyla yapılmasını öngörüyordu. Tanık olmaksızın yapılan borçlandırma kontratları geçersiz kılınıyor ve borçlu isterse söz konusu krediyi geri ödemiyordu. Üzerinde anlaşılarak kayıt altına alınan faizin, azami oranı aşması durumundaysa, yapılan sözleşmeler yine geçersiz sayılıyordu. Bu anlaşmalarda, bir tanığın bulunmaması ve üst faiz sınırının aşılması durumu, anlaşmaları hükümsüz kılıyordu.

Bu borçlanma kontratlarında, eğer borçlanan kişi evliyse, (ki bu neredeyse bir zorunluluktu) mutlaka borçlanan kişinin eşinin onayını gösteren bir işlerlik de uygulanıyordu; çünkü, yasalar eşlerin haklarını net hükümlerle koruyordu. Toprak ya da konut olsun, mal varlığının yarısı eşlerindi. Bu nedenle, borçlanmalarda böyle bir koşul uygulanıyordu.

Hammurabi’nin yasalarına göre, hangi garantiye dayandırılırsa dayandırılsın, ödenemeyen kredi faizleri karşılığında, eğer yeterli mal ya da ürün varlığı yoksa ve borç ödenemiyorsa, bu kez borçlu için zorunlu çalışma gerekiyordu; ancak, borç karşılığında zorunlu çalıştırılmanın süresi üç yılı aşamıyordu. Daha sonra bu süre uzatıldı. Kayıtlara geçen birçok kontrat, faizin (bazı durumlarda ana paranın da) öngörüldüğü gibi, bir kölenin ya da borçlunun çocukları tarafından, çalışılarak ödendiğini gösteriyor.

Tapınaklar çok büyük varlıklara sahiptiler ve doğrudan finans işinin içindeydiler; faizli kredilerle çiftçileri ve tacirleri borçlandırıyorlardı. Tapınaklar yoksul çiftçilere verdikleri, tahıl ya da gümüş bazlı krediler için faiz almıyorlardı. Tarihsel kayıtlar, tapınakların kredileri yasal maksimum faizden düşük faizlerle, bazen yarısı, bazen de üçte bir kadarıyla verdiklerini gösteriyor.

Örneğin, Babil’deki Marduk tapınağı, borçları nedeniyle özgürlüğünü yitirmiş kölelere özgürlüklerini geri alabilmeleri için faizsiz kredi veriyordu. Sippon Tapınağı'nın Güneş Tanrısı da, dönemin ve bölgenin “baş bankeri” olarak kabul ediliyordu. Tapınaklar aynı zamanda hem hukuk merkezleriydi hem de bir yandan faiz karşılığı rehincilik de yapıyorlardı.

Erken dönemlerde tapınakların elinde olan kredilendirme, mevduat ve ödemelerde odaklanan bankacılık işlemleri daha sonra, Asur ve Neo-Babil döneminde, şirketlerin/ortaklıkların eline geçti. İlk zamanlarda bu şirketlerin sahibi, tapınak kökenli kraliyet aileleri, ya da tapınak topluluğunun önde gelen bireyleriydi.

Bu dönemde havale işlemleri de yapılmaya başlanmıştı. Bir başkasına havale yapmak için, tapınakların ilgili birimlerinde, havalenin yapılması istenen kişi adına bir belge düzenlenerek havale yapılabiliyordu. Bu konuda yapılması istenen havale miktarı (gümüş ya da tahıl) kadar karşılık ya hemen yatırılıyor, ya da belirli bir vade içinde ödenmek üzere bir de borçlanma belgesi hazırlanıyordu. Aynı dönemde, mevduatlar ise belirli bir zaman koyularak çekilmek üzere kabul ediliyordu; bir başka deyişle, vadeli mevduat sistemi uygulanıyordu.

Milattan dahi yüzlerce yıl önce, uygarlığın öncü bölgelerinde devreye giren bu uygulamalar, “çağdaş teknolojinin” kullanıldığı günümüzde de, farklı bazlar ve amaçlarla da olsa, ekonominin içindeki hemen herkesin gündeminde de öne çıkıyor. Elbette, o dönemlerde olduğu gibi yalnızca “gümüş ya da tahıl” gibi birimler bazlı olmasa da, yaşamın her ayrıntısını ilgilendirecek binlerce birimin temel alındığı sistemlerle uygulanıyor. Bir başka deyişle; kimileri lira, dolar, euro, riyal, yen, kimileri Bitcoin, Ethereum, Dogecoin, Cardano, kimileri altın, gümüş, platin, kimileri hisse senedi, tahvil, kimileri de petrol, buğday, kahve çekirdekleri, tuz, kakao çekirdekleri ve daha binlercesi, elbette en evrenseli de faiz; hem de, o dönemlerdeki uygulamalarının ortaya koyduğu gibi “en çağdaş” olan birimi.

Ancak, yine günümüzden yüzlerce yıl önce dahi, yaşamın önemli çelişkileri arasında sayılan ve adaletin tarihinde önemli yeri olan Hammurabi Yasaları’nda, o dönemlerde “yenilerden” sayılan faizin uygulamalarında dahi “azami faiz oranı” belirleniyor ve uygulanıyordu. Daha açık anlatımla, halkın yaşamında olumsuzluk, haksızlık gibi sonuçların doğurmasının önünü kapatmak için, yüksek faizin önünü kapatan etkili kurallar da ünlü Hammurabi Yasaları’nda yer bulmuş ve yaygın olarak uygulanmış, dolayısıyla “yüksek faiz etkisiyle yaşanan ağır sorunlar” tarihte yer bulmadı; bir başka anlatımla, “uygulanmak için geliştirilen kurallara uyum da” yine dönemin sistemik kurallarıyla sağlanıyordu; böylece de, toplumlarda “yüksek faiz mağdurları” gibi “kurbanlar” antik tarihe geçmedi.

Oysa bugünkü yüksek faiz dönemlerinde vadeli hesapta veya yatırımda tutulan parayı havale, EFT veya FAST ile başka bir hesaba aktarırken, “yüksek işlem ücretleri, yüksek faizin yarattığı kayıplar” gibi nedenlerle dahi insanların ya da küçük ölçekli şirketlerin önemli kayıplar yaşadıklarına ilişkin haberlerle bolca karşılaştığımız ortadadır. Ayrıca, paranız günlük veya aylık yüksek faizli bir mevduattaysa ve gerekli olduğu zaman transfer ettiğinizde, o paranın transfer aşamasında ciddi ölçüde günlük anapara/faiz kaybı yaratır.

Tüm bunlar, yüksek faizin doğrudan bireyler üzerinde yarattığı olası kayıpları ortaya koyarken, diğer yandan, genel ülke ekonomisinde de olumsuz etkileri vardır elbette. Bunların başında yatırımların yavaşlaması ve zaman zaman da durması gelir; çünkü, yüksek faizli kredi maliyetlerinin yükselmesi, şirketlerin yeni yatırımlar yapmasını, kapasite geliştirmesini ve yeni projeler başlatmasını zorlaştırır. Bu durum da, ülkede başta sanayi olmak üzere birçok sektörde üretimde ağır sorunlar ve gerilemeler yaratır.

Üretim, tüketim ve yatırımların azalmasıyla birlikte ekonomik büyüme hız keser; bu durum uzun vadede resesyona (ekonomik daralmaya) yol açar. Yatırımların durması ve şirketlerin maliyetleri kısmak zorunda kalması yeni istihdam yaratılmasını engellediği gibi, işten çıkarmaları ve dolayısıyla işsizliği artırır.

Böylesi gelişmeler elbette, şirketlerin satışlarına bağlı vergileri, bireylerin de alışveriş sırasında ödedikleri vergileri azaltır. Bunun yanında ayrıca, devletin borçlanma maliyetleri de artar ve son zamanlarda yaşadığımız gibi, bütçeden faiz ödemelerine giden pay devasa boyutlara ulaşarak, kamu yatırımlarına ve sosyal harcamalara ayrılan kaynağı daraltır. Ayrıca, Merkez Bankası veya kamu bütçesindeki yüksek faiz/faiz dışı gider dengesizlikleri de kaldırılamaz düzeylere doğru tırmanabilir.

Tüm bunlar yaşanırken, borçla dönen, özellikle dövizli veya değişken faizli borcu bulunan reel sektör şirketlerinin yanında, üretim ekonomisinin omurgaları arasında sayılan KOBİ'ler de yüksek finansman maliyetleri altında ezilerek iflas ve konkordato süreçleriyle karşı karşıya kalır ve üretime bir başka ağır darbe vurulmuş olur.

Yüksek faiz ayrıca, reel ekonomi ve üretimden çok, parayı faizde, hazine bonosunda veya kısa vadeli finansal araçlarda (carry trade) tutmayı cazip hale getirir ve elbette, üretime gitmesi gereken kaynaklar burada işlevsiz kalacağından, ekonomik büyümeyi engeller. Yüksek faiz ödemelerine dayalı bu ekonomik daralma aynı zamanda Merkez Bankası veya kamu maliyesinde yüksek mali zararların yolunu açar.

Kısacası, uzun süredir ülke ekonomisine bu kadar ağır darbeler vurmaya temel oluşturan yüksek faizin düşürülmesine ilişkin kararlı adımlar ise bir türlü atılamıyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Fatih Karahan, 13 Ağustos'taki Enflasyon Raporu toplantısında enflasyon ve beklentiler iyileşirken faizi sabit tutmanın aslında parasal sıkılaşma anlamına geleceğini söylemişti.

Karahan ayrıca, “reel faizin korunacağı ve nominal faizin enflasyondaki gerilemeye paralel olarak ayarlanacağı”na ilişkin bir işaret gibi bir açıklama ile, politika faizini enflasyondaki düşüşle birlikte hareket ettirerek mevcut sıkılığı koruyacaklarını belirtmişti. Bunun ardından, Eylül'de yıllık enflasyon yüzde 31,5'ten yüzde 29,7'ye geriledi.

Bildiğimiz üzere, TCMB Para Politikası Kurulu (PPK), politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını 22 Ekim’de yüzde 37’den yüzde 36’ya indirdi. Oysa, Karahan’ın açıklamasına göre, bu gelişmenin ardından, reel faizi korumak için politika faizinin yaklaşık 2 puan indirilerek yüzde 35’e indirilmesi de teorik olarak mümkündü.

Merkez Bankası ise indirimi 100 baz puanla sınırladı ve dolayısıyla reel faiz yarım puandan fazla yükselmiş oldu. Dolayısıyla, görünüşe göre faiz indirilmiş olsa da, yapılan faiz indirimiyle reel faiz yükseltilmiş oldu.

Birçok ekonomist ve ekonomi analistine göre, tam da yüksek faizin düşürülmesini sağlayacak ortam oluşmasına karşın, beklenen faiz indiriminin yalnızca bir puanda tutulmasının ardında, ekonomide sarsıntıya yol açan gelişmelerin bulunduğunu düşünmek de yanlış olmayacaktır.

Ancak, bu durumda düşürülmesi gereken yüksek faiz, bu adım ile gerçekte “reel olarak artırılmış” demektir, bu da ekonomideki yavaşlayan büyümenin biraz daha yavaşlayacağını gösterir. Yukarıda da üzerinde durduğumuz gibi, kâğıt üstünde düşürülmüş olan faiz, reel olarak daha da yükseltildiği için, borçlanma maliyeti daha da yükselmiş olduğu için,  ekonomideki büyümenin daha da yavaşlayacağı anlamına gelir.

Ayrıca, faizler yükseklerde durup, üretimi ve dolayısıyla büyümeyi frenlemeyi sürdürecektir. Bu nedenle, yüksek faizin baskılanması dahil, para politikasını destekleyecek yapısal reformlar gelmedikçe ve daha da önemlisi, "resmi enflasyonun dahi" üzerinde seyreden TCMB faizleri o düzeylerde tutundukça, yıllık enflasyonun tek hanelere inmesi de, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sıkça telaffuz ettiğinden daha uzun sürecek gibi görünüyor.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.