Osman Şenkul - Enflasyonu düşürüp istihdamı artırmanın tek yolu faizi indirip üretimi desteklemek
Enflasyonu düşürüp istihdamı artırmanın tek yolu faizi indirip üretimi desteklemek
Osman Şenkul
Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Orta Vadeli Ekonomik Programı’nı (OVP) tanıtmak ve bu bağlamda doğrudan yatırımları çekmek amacıyla, Haziran 2023’teki atanmasından bu yana kapsamlı bir dizi uluslararası “road show” ve üst düzey finansal ziyaretler gerçekleştirdi.
Temel olarak da, “uluslararası finansman sağlamak amacıyla” organize edilip gerçekleştirilen bu ziyaretlerin temelindeki asıl hedef de, aynı zamanda piyasa güvenini sağlamak amacıyla küresel fon yöneticileri, çok taraflı kalkınma bankaları ve önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarıyla yakın ilişkiler kurmak ve geliştirmekti.
Bildiğimiz üzere; Şimşek bu “gezilerini” Ekim 2023’te yaptığı Londra ziyaretiyle başlattı ve ardından Ocak ve Mayıs 2025 tarihlerindeki “kapalı kapı yuvarlak masa toplantıları”yla devam etti. Bu gezilerdeki görüşmeler çok önemliydi, çünkü söz konusu görüşmeler, Citigroup ve Bank of America’nın koordine ettikleri ve toplamda 75 trilyon doları yöneten küresel varlık yöneticileriyle koordineli olarak gerçekleştirildi.
Şimşek Eylül 2024’te düzenlenen 79. BM Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte yer aldı ve Citibank aracılığıyla önde gelen ABD’li portföy yöneticileri ile devlet fonlarını hedefleyen üç büyük New York yatırımcı toplantısı düzenledi.
Bakan Şimşek, Ocak 2026’da Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan ile birlikte, yine Londra’da maraton niteliğinde bir yatırımcı konferansını tamamlayarak, toplam fon büyüklüğü 58 trilyon doları aşan 500’den fazla kurumsal yatırımcıyla bir araya geldi.
Ayrıca bu turunda, Standard & Poor's, Moody's ve Fitch Ratings gibi önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarıyla da hayati öneme sahip teknik değerlendirmeler gerçekleştirdi.
Washington’da düzenlenen IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları sırasında Bakan Şimşek, daha geniş kapsamlı 6,75 milyar dolarlık uluslararası ulaşım geliştirme çerçevesine entegre edilen İstanbul Kuzey Demiryolu Geçiş Projesi (INRAIL) için Dünya Bankası ile 2 milyar dolarlık kritik bir finansman anlaşması imzaladı. Ayrıca, Citi’nin ev sahipliğinde New York’ta düzenlenen 18. Türkiye Yatırım Konferansı’na başkanlık etti.
Bakan Şimşek, bu önemli ziyaretlerin ardından, Haziran 2026’da da, Londra İklim Eylem Haftası’nda, Türkiye’nin iklim direncini finanse etmek amacıyla küresel yeşil sermaye havuzlarından yararlanmak üzere “İklim Uygulama Köprüsü”nü tanıttı.
Şimşek ayrıca, Ekim 2025 ve Nisan 2025’te düzenlenen IMF-Dünya Bankası Yıllık Genel Kurulları’na ve G20 mali toplantılarına katıldı. Yapılan açıklamalara göre Şimşek, Nisan 2025’te de, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ile bir araya gelerek ABD’li yetkililere Türkiye’nin mali istikrar çalışmalarına ilişkin ayrıntılı bilgiler verdi.
Körfez Bölgesi’nde, Suudi Arabistan, Katar ve BAE ile de yaptığı görüşmelerde, doğrudan sermaye enjeksiyonları, varlık yönetimi bağları ve devlet fonları işbirliği açısından hedeflenen stratejik çalışmaları yürüttü ve ayrıca, Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde düzenlenen Geleceğe Yatırım Girişimi’ne (Future Investment Initiative - FII) katılarak, bölgenin finansör kuruluşları ve hükümet yetkilileriyle de ayrıntılı görüşmeler yaptı. Bu kapsamda Şimşek, kamu-özel sektör finansman kanalları üzerinde müzakere yapmak ve devlet varlık fonu mevduatlarını optimize etmek amacıyla Riyad, Doha ve Abu Dabi’yi kapsayan çok sayıda bölgesel tur gerçekleştirdi.
Mehmet Şimşek, 2023 yılının sonlarında, Franco-German Forum’da Fransız ve Alman iş dünyası çevreleriyle hedef odaklı bir yatırım görüşmeleri turu gerçekleştirirken, aynı zamanda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Mali İşler biriminin lider kadrosuyla doğrudan işbirliği yaptı.
Şimşek, kaynak bulma amaçlı bu yoğun gezi programına 2026 yılının başlarında Doğu Asya’yı da ekledi; bu kapsamda, Hong Kong’daki özel sermaye ve finans merkezlerini de ziyaret etti. Bu ziyaretlerin amacının da, çeşitli Asya finansman kaynaklarını Türkiye’deki gelişmekte olan altyapı girişimlerine yönlendirmek olduğunu açıklamıştı.
Ancak, maliyetlerine ilişkin herhangi bir bilginin paylaşılmadığı, on binlerce kilometreyi bulan bu gezilerin, “elverişli koşullu ve düşük maliyetli” kredi sağlamak bir yana, Türkiye’nin kredi notuna ilişkin bir katkısının olduğuna ilişkin somut verilere de ulaşmak pek olanaklı olmadı.
Bu konudaki temel tanımlamaya göre, “Ülke kredi notları, bir hükümetin risk düzeyini gösterir ve uluslararası piyasalardan borç alırken ne kadar faiz ödemesi gerektiğini belirler.” Buradan hareketle, söz konusu ülke kredi notlarını gözden geçirecek olursak;
- AAA/Prime, en üst düzey not olarak bilinir. Bu nota sahip olan ülkeler, “en yüksek finansal istikrara ve en düşük borçlanma maliyetlerine sahip” diye tanımlanır. Bu ülkeler, önde gelen derecelendirme kuruluşlarından (Fitch, Moody's, S&P) en üst düzey AAA veya Aaa notuna sahiptirler. Tüm kategorilerde en yüksek notları olan Avustralya, Kanada, Danimarka, Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Singapur ve İsviçre küresel olarak en düşük faiz oranlarıyla borçlanırlar.
- Büyük ekonomiler ve orta düzey derecelendirme sınıfında olan birçok büyük veya gelişmiş ekonomi, mutlak zirvenin biraz altında ya da “güvenli yatırım sınıfı”ndadırlar ve notları BBB-/Baa3 veya üzerinde yer alır.
- Dünyanın en büyük ekonomisi olarak tanımlanan ABD, AA+ (S&P/Fitch) ve Aa1 (Moody's) derecelendirmelerine sahiptir; Birleşik Krallık ise AA/Aa3 derecelendirmelerine sahiptir. Çin ve Japonya: A kademesinde (A+/A1) derecelendirilir.
- Ciddi ekonomik veya borç krizleriyle karşı karşıya olan ülkeler, CCC veya C kategorilerinde derecelendirilir. Etiyopya, Lübnan veya Sri Lanka gibi SD (Seçici Temerrüt) veya RD/D (Sınırlı/Tam Temerrüt) olarak işaretlenen ülkeler, standart küresel tahvil piyasalarına erişimlerinin dondurulması veya ciddi şekilde kısıtlanmasıyla karşı karşıyadır.
- Hazine ve Maliye Bakanlığı’na göre Türkiye ise, BB- (S&P/Fitch) ve Ba3 (Moody’s) civarında notlarla spekülatif/yatırım yapılabilir olmayan kademede yer alır, görünümü istikrarlıdır. Spekülatif ve Temerrüt Kademeleri: BB+ / Ba1 veya daha düşük notlar, spekülatif veya “çöp” notu olarak kabul edilir ve bu da borçlanma maliyetlerini artırır.
Kısacası, önemli uluslararası derecelendirme kuruluşları, Türkiye’yi yatırım yapılabilir seviyenin altında (spekülatif veya “çöp” statüsü) olarak değerlendiriyor; ancak, özellikle son dönemde uygulanan “yüksek faiz politikaları”nın etkisiyle de “istikrarlı görünüm”e kavuşmuş durumdadır:
- Fitch Ratings: BB- (İstikrarlı görünüm)
- S&P Global Ratings: BB- (İstikrarlı görünüm)
- Moody’s Ratings: Ba3 (İstikrarlı görünüm)
Elbette, istikrarlı görünümün tek başına borçlanma maliyetlerini azaltmaya yetmediği de açıktır. Bir başka deyişle, içerideki aşırı yüksek faizli borçlanma, dolayısıyla yatırım maliyetlerini ve dolayısıyla da üretim maliyetlerini tırmandırır ve dolayısıyla, düşürülmek istenen enflasyon da yükselmeye devam eder.
Bir başka anlatımla; uzun zamandır uygulanan ve resmi enflasyonun dahi oldukça üzerinde tutulmaya devam edilen yüksek faiz politikası, enflasyonla mücadelede belirli ölçüde talep daraltıcı bir işlev görse de bunun bedelini büyük ölçüde, üretime odaklı reel sektör ödemeye devam ediyor; bu durum da, maliyetleri artırdığı için, belki talep enflasyonu frenlenebilse de, maliyet enflasyonu daha da hız kazanıyor ve elbette çalışanlar üzerinde daha ağır etkiler yaratmaya devam ediyor.
Finansmana erişimin zorlaşması, yatırım iştahının azalması, üretim maliyetlerinin yükselmesi ve istihdam üzerindeki baskılar, firmaların faaliyetlerini önemli ölçüde zorlaştırdığı gibi, finansman sektörü de artan geri ödeme zorluklarına karşı, yatırım maliyetlerini daha da çok artıran önlemler alarak ayakta kalmaya devam edebiliyor. Bir başka anlatımla, bankalar kredi verirken hem faiz oranlarını yükseltmek, hem de kredi koşullarını sıkılaştırmak zorunda kalıyor. Böyle gelişmeler üzerine de, özellikle KOBİ’ler, işletme sermayesini karşılamakta zorlandıkları gibi, birçok firma üretimini azaltmak veya yatırımlarını ertelemek zorunda kalıyor ve dolayısıyla işten çıkarmalar artıyor, işsizlik yükseliyor.
Tüm bu gelişmeler, ekonomiyi temelden sarsan enflasyonu düşürmek yerine, körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda toplumsal huzursuzlukları da giderek yaygınlaştırıyor ve dolayısıyla ülkelerin kredi notlarının yanında, çalışanların haklarının ihlalleri de büyük ölçüde artar ve elbette yoksulluğu daha geniş tabanlara yayan bir nitelik kazanır. Bu konuda, dünya genelindeki gelişmeleri yakından izleyip, durum tespiti yaparak çözümler öneren kuruluş, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (International Trade Union Confederation - ITUC) hazırladığı “Küresel Haklar Endeksi” de genel durumu ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
Dünya genelinde, 169 ülkede 191 milyon işçiyi temsil eden ve 340 ulusal üye kuruluşu temsil eden ITUC’un bu yıl 13’üncüsünü hazırladığı Küresel Haklar Endeksi de, Türkiye’deki bu durumu ortaya koyuyor. İşçi hakları ihlallerine ilişkin bir anlık görüntü niteliğindeki 2026 Küresel Haklar Endeksi, iktidar sahiplerinin gizli tutmayı tercih ettikleri bir örüntüyü ortaya koyuyor: “İşçilere, sendikalara ve toplu pazarlığa yönelik saldırılar yoluyla demokrasinin sistematik olarak zayıflatılması. Grevlerin bastırılmasından yasal korumaların aşınmasına ve sendikaların suç sayılmasına kadar uzanan bu olaylar, münferit vakalar değil; muhalefeti susturmak ve eşitsizliği pekiştirmek amacıyla izlenen daha geniş bir stratejinin parçasıdır.”
ITUC Küresel Haklar Endeksi’ne göre, 2026 yılında işçiler için en kötü 10 ülke, alfabetik olarak şöyle sıralanıyor: “Arjantin, Belarus, Ekvador (Ecuador), Mısır (Egypt), Eswatini, Myanmar, Nijerya, Panama, Tunus ve Türkiye.”
Bunların dışında, dört ülkenin derecelendirmesi kötüleşti: Arnavutluk, Arjantin, Fransa ve Panama. Üç ülkenin sıralaması yükseldi: Botsvana, Birleşik Krallık ve Uruguay.
İhlallerde ölçülebilir bir artışın ardından yedi ülke “İzleme Listesi”ne alındı: Gine-Bissau, İsrail, Liberya, Filipinler, Moldova Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri ve Zimbabve.
Buradan da görüleceği gibi, yaklaşık 10 yıldır yüksek faiz politikalarıyla yönetilen Türkiye ekonomisi, resmi verilere göre dahi yüksek enflasyondan kurtulamadığı gibi, ağır yoksullaşma ve giderek yükselen hak ihlalleriyle küresel gündemin ön sıralarına çıkıyor.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri Luc Triangle, “Bu yılki Endeks, hükümetlerin ve şirketlerin gerici politikalarına karşı sıradan çalışanların hak ve çıkarlarını korumak için var olan küresel işçi hareketinin karşı karşıya olduğu artan zorlukları vurgulamaktadır” diyor ve şöyle açıklıyor:
“2026 yılındaki en şok edici veriler arasında, geçtiğimiz yıl boyunca ifade ve toplanma özgürlüğü ihlallerinde yüzde beşlik bir artış, işçilere yönelik şiddet içeren saldırılarda yüzde altılık bir artış ve işçilerin ve temsilcilerinin tutuklanma ve gözaltına alınma sayılarındaki çarpıcı artış da dahil olmak üzere, sivil özgürlüklere yönelik saldırılarda yüzde üçlük bir artış yer almaktadır. Bu göstergelerdeki keskin artış, sendika liderlerine yönelik zulmün giderek artan sayıda ülkede sıradan bir durum haline geldiğine işaret ediyor. Yeni teknolojilerin, işçileri izlemek, disipline etmek ve susturmak amacıyla bir kontrol yöntemi olarak giderek daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca, iş kanunlarını değiştirmeden veya yürürlüğe koymadan önce sendikalara iyi niyetle danışan hükümetlerin sayısının azaldığını da gözlemliyoruz.”
Uzun yıllardır kredi derecelendirme kuruluşları tarafından, “spekülatif” veya “çöp statüsü” ile yatırım yapılabilir seviyenin altında tutulan Türkiye, “bir türlü bastırılamayan yüksek enflasyonun, kendisinden de yüksek faiz ile girdiği işbirliğiyle” işçiler için en kötü 10 ülke arasında kalıyor.
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı Erdal Bahçıvan’ın da son dönemlerdeki İSO Meclis toplantılarında dile getirdiği gibi, yüksek faiz ortamı ve finansman maliyetleri sanayi üzerinde ağır bir baskı oluşturduğu gibi, finansman zinciri kırılırsa üretim zinciri de duracaktır elbette.
Günümüz yüksek faiz koşullarında sanayiciler üretimi sürdürebilmek için enflasyonun çok üzerinde seyreden kredi faizleriyle borçlanmak zorunda kaldıkları gibi, bu durum da rekabet gücünü zayıflatıyor. Kredi mekanizmaları yeterince çalışmadığında finansman yükü KOBİ'lere ve tedarik zincirinin alt kademelerine kayarken, KOBİ'ler de müşterilerini finanse etmek zorunda kalarak işletme sermayesi sıkıntısı yaşıyor.
Bu nedenle, belirsizliklerin ve maliyet baskılarının giderek arttığı dönemde, üretim kapasitesinin ve teknolojik dönüşümün korunması, ulusal güvenlik düzeyinde kritik öneme sahip olduğu açıktır.
Ancak, Türkiye'deki yüksek faiz oranlarının, borçlanma maliyetlerini artırarak yeni yatırımları yavaşlattığı, üretim hacmini daralttığı ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği bu dönemde, yükselen maliyetler nedeniyle yeni atölye, fabrika, makine veya teknoloji yatırımları da zorunlu olarak rafa kaldırılıyor. Bu çarpık gelişmenin de etkisiyle, yatırımcıların ellerindeki fonlar üretim ve ticarete yönelmek yerine yüksek faiz getirisinden faydalanmak üzere finansal piyasalara kaydırılıyor; böylece reel sektör yatırımları dışlanıyor; çünkü, risk almak ve istihdam yaratmak yerine nakit varlıklarını faizde tutmayı tercih eden sermayenin yeni koşullara dayalı hareketiyle, ekonomik potansiyel de büyük ölçüde zayıflatılmış oluyor.
Ayrıca, yüksek faiz etkisiyle giderek pahalanan tüketici kredilerinin kullanılamaz duruma gelmeleriyle, kaçınılmaz olarak iç talep düşüyor; bu da fabrikaların kapasite kullanım oranlarını azaltarak, var olan üretimi de yavaşlatıyor. Bununla birlikte, üretimin kısıtlanması yeni iş imkânlarının doğmasını engelliyor, artan işsizlik baskısıyla yoksulluk ağırlaşıyor.
Daha da önemlisi, yüksek faizin çektiği döviz girişleri (sıcak para) ulusal paranın aşırı değerlenmesine yol açarak ihracatçı imalatçıların dış pazarlardaki rekabet gücünü kırıyor, dolayısıyla, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, ülkenin gereksinimi olan kaynaklara erişebilmek için, yeni borç arayışı turlarına çıkması gerekeceği anlaşılıyor.
Tüm bunları alt alta dizdikten sonra, geriye tek çözüm kalıyor; üretimi ve istihdamı artırıp, yoksulluğu azaltarak, yok etmenin ana yolu faizi indirip, üretimi desteklemekten geçiyor.
