Osman Şenkul - Enflasyondaki OECD liderliğinden faiz ile değil üretim ile kurtulunabilir
Enflasyondaki OECD liderliğinden faiz ile değil üretim ile kurtulunabilir
Osman Şenkul
Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD), “Tüketici Fiyatları Endeksi” başlıklı Eylül raporunda, “Enerji enflasyonunun yüzde 10’un üzerinde sabit kalmasıyla, OECD genel enflasyonu Temmuz 2026’da yüzde 4,1 seviyesinde genel olarak istikrarlı seyretti” saptamasına yer verildi.
Raporda, “13 OECD ülkesinde görülen genel enflasyondaki artışlar, 14 ülkedeki düşüşlerle büyük ölçüde dengelenirken, 11 ülkede enflasyon oranları genel olarak sabit kaldı” denildi ve şu değerlendirme yapıldı:
“Yıllık enerji enflasyonu ve çekirdek enflasyon (gıda ve enerji hariç enflasyon) sırasıyla yüzde 11,6 ve yüzde 3,6 seviyelerinde genel olarak sabit kaldı; ancak enerji enflasyonu üst üste dördüncü ayda da yüzde 10’un üzerinde seyretti. Buna karşılık, Temmuz ayında 23 OECD ülkesinde gıda enflasyonu düştü; Yunanistan, Macaristan ve Letonya’da ise yüzde 2,0 veya daha fazla düşüş kaydedildi. Sonuç olarak, OECD gıda enflasyonu Haziran ayındaki yüzde 3,4’ten Temmuz ayında yüzde 3,2’ye geriledi.”
OECD raporunda yer alan tabloda, Temmuz itibarıyla üye ülkelerin yıllık enflasyon oranları şöyle sıralanıyor:
OECD (4,1) Almanya (2,8) ABD (3,4) Avustralya (3,5) Avusturya (2,8) Belçika (3,6) Birleşik Krallık (3,1) Çekya (1,7) Danimarka (1,7) Estonya (2,2) Finlandiya (2,1) Fransa (2,1) Güney Kore (2,8) Hollanda (3,2) İrlanda (3,4) İspanya (3,6) İsrail (1,5) İsveç (0,2) İsviçre (0,4) İtalya (2,9) İzlanda (5,3) Japonya (1,9) Kanada (3,0) Kolombiya (6,0) Kosta Rika (-0,3) Letonya (2,6) Litvanya (5,9) Lüksemburg (2,2) Macaristan (1,2) Meksika (3,1) Norveç (3,0) Polonya (3,0) Portekiz (3,0) Slovakya (3,3) Slovenya (2,9) Şili (3,5) Türkiye (31,8) Yeni Zelanda (4,1) Yunanistan (3,4).
Aynı tabloda, Temmuz ayı gıda enflasyonu verileri de yer alıyor; buna göre, Türkiye’nin aylık yüzde 8,9 olarak saptanan gıda enflasyonu, artış olarak belirtilen tüm ülkelerin toplam gıda enflasyonu “yüzde 6,3” olarak yer alırken, aylık bazda eksi olanların toplamı ise “eksi yüzde 6,0” olarak hesaplanıyor ve dolayısıyla, Türkiye dışındaki tüm OECD ülkelerinin toplam aylık gıda enflasyonu “yüzde 0,3” olarak gerçekleştiği görülüyor. Türkiye aynı ayda, enerji enflasyonunda “yüzde 2,3” ile, enerji ve gıda dışındaki tüm maddelerin toplamında da, “yüzde 20,5” ile açık ara birinciliği elinde bulunduruyor. Bu konuda, Türkiye’yi “yüzde 4,4” ile Kolombiya izliyor.
Türkiye, OECD’nin 2019’dan bu yana kümülatif enflasyon hesaplamasında da “yüzde 856,1” ile birinciliği yine açık ara elinde bulundururken, ikinciliği “yüzde 58,2” ile Peter Magyar’ın geçen Haziran ayında 16 yıllık Viktor Orbán dönemine son verdiği Macaristan elinde bulunduruyor. Bu ülkeyi yüzde 53,9 ile Kolombiya, yüzde 51,9 ile Litvanya ve yüzde 51,7 Estonya izlerken, geri kalan ülkelerin büyük çoğunluğunun kümülatif enflasyonu yüzde 10-20 aralığında yer alıyor. Buradaki en düşük artış birinciliği de “yüzde 7,3” ile İsviçre’nin oldu.
“Enflasyon” sözcüğünün toplam 66 kez (15’i dezenflasyon) kullanıldığı, 6 Eylül’de açıklanan Orta Vadeli Program’da (2027-2029), ilk 35 tanesi, önceki programlardan kısaca söz edildikten sonra, “aslında tüm dünyada da enflasyon ile mücadele edildiğine” ilişkin bilgilere de yer verilirken kullanılıyor; beş tanesi de sondaki tablolarda yer alıyor; yeni programın “enflasyonu düşürme bazlı adımlarına ilişkin” öngörülen çalışmalar ise, ayrıntılardan çok, “hedef bazlı” anlatılıyor.
Örneğin, "makroekonomik politika çerçevesi ve temel amaçlar" sıralanırken; hedef bazlı bir girişe yer veriliyor:
“Program döneminde, sürdürülebilir büyümenin sağlanması için kademeli olarak enflasyonun tek haneli seviyelere düşürülmesi, yapısal reformlarla verimliliğe dayalı üretim ve istihdamın artırılması temel amaçtır. Bu dönemde talep koşullarının enflasyona düşürücü yönde etki yapması sağlanırken arz yönlü büyüme dinamikleri güçlendirilecektir.”
Elbette, “arz yönlü büyüme” politikaları, yüksek faiz oranlarına başvurmadan enflasyonu düşürmek amacıyla üretim maliyetlerini azaltmaya ve ekonomik kapasiteyi genişletmeye odaklanır ve özellikle de “üretim odaklı” önlemlere yer verilir; bu amaçla da;
-- Kurumlar vergisi veya bordro vergileri düşürülerek, işletmelerin faaliyet maliyetleri ve dolayısıyla da fiyatların daha düşük belirlenmesi sağlanır.
-- Ayrıca, aşırı bürokratik devlet kurallarının ortadan kaldırılması, şirketler için bürokratik engelleri ve operasyonel giderleri azaltır.
-- Bu amaçla da, enerji, tarım veya imalat gibi kilit sektörlere verilecek mali destekler de, girdi fiyatlarını düşürür.
-- Ayrıca, altyapı ve lojistiğe yatırımlar yapılarak, özellikle de günümüzdeki petrol fiyatlarındaki artışa bağlı olarak, malların maliyetini yükselten nakliye maliyetini düşürür ve darboğazları ortadan kaldırır.
-- Daha da önemlisi, rekabeti teşvik etmek, tekellerin fiyatları yapay olarak şişirmesini önlemek için piyasa rekabeti serbestleştirilir.
Önde gelen ekonomistler, politika yapıcılar ve akademisyenlerin de farklı dönemlerde vurguladıkları gibi; toplam arzı artırarak enflasyonu dizginleme stratejisi — genellikle arz yönlü ekonomi veya üretim artırıcı politika olarak bilinir — odak noktasını geleneksel olarak talebi frenleme yöntemlerinden (faiz oranlarını yükseltmek gibi) uzaklaştırır. Bunun yerine, ekonominin mal ve hizmet üretme kapasitesini artırarak fiyatları düşürmeyi amaçlar.
Burada önemli olan, faizleri artırarak talebi bastırmak yerine, arzı artırmaktır. Enflasyon, tedarik zincirindeki darboğazlar, enerji krizleri veya işgücü kıtlığı nedeniyle ortaya çıktığında, birçok uzman, daha düşük arz düzeyine uyum sağlamak için ekonomiyi daraltmanın yanlış bir yaklaşım olduğunu savunur.
Örneğin, Roosevelt Enstitüsü’nün 2023 yılında yayınladığı analizde, pandemi sonrası ekonomik toparlanmaları değerlendirirken, üretimin genişlemesinin ekonomiyi doğal olarak nasıl deflasyona sürüklediğine yoğun bir şekilde odaklandığına dikkat çekildi ve “deflasyonun yüzde 73’ünün talep daralmasından çok, arz genişlemesinden kaynaklandığı” vurgulandı.
“Modern arz yönlü ekonominin babası” diye bilinen Arthur Laffer da, vergi kanununun üretimi cezalandırmak yerine teşvik etmek için kullanılması gerektiğini savundu ve “enflasyonun en etkili çaresi, mallara olan talebi azaltmak değil, mal arzını artırmaktır” saptamasını yaptı.
Nobel Ekonomi Ödülü’nü (1976) kazanan Milton Friedman da, ”enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur“ diyen ünlü bir monetarist olmasına rağmen, “tek yıkıcı olmayan çıkış yolu” diye tanımladığı “üretimi” savundu ve ”Enflasyon, çok az malın peşinde koşan çok fazla paradan kaynaklanır... Bunu düzeltmek için ya para basımını yavaşlatmalısınız ya da mal üretimini hızlandırmalısınız” diyerek, “yüksek faiz”den kaçınılmasını” savundu.
Ayrıca, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “Ekonomik Yönergeler” metninde de üretimin artırılmasının önemi vurgulanıyor: “Arz yönlü politikalar, üretim faktörlerinin (sermaye, işgücü ve toprak) kullanım verimliliğini artırarak, yerli üretim sektörünün reel mal ve hizmet sunma konusundaki teşvikini veya yeteneğini artıran önlemler olarak tanımlanabilir.”
Enflasyonu üretimi artırarak bastırmanın çok önemli bir başka etkisi de elbette, giderek yavaşlayan ekonomik büyümeyi de desteklemesidir ve öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin buna daha çok gereksinimi vardır. Yine IMF’nin gözüyle baktığımızda, bunun giderek daha çok önem kazandığını görebiliriz; çünkü, IMF Türkiye'nin 2026 yılı büyüme beklentisini daha önce yüzde 3,4 olarak açıklamışken, bu oranı aşağı yönlü revize ederek yüzde 2,9'a, Dünya Bankası yüzde 3,7'den yüzde 2,8 seviyesine düşürdü.
Bu nedenle, uzun zamandır “OECD Enflasyon Liderliği”ni elinde bulunduran Türkiye’nin, hem bu liderliği başka ülkelere devretmesinin yolunu açması, hem de IMF ile Dünya Bankası’nın da mevcut koşullarda küçüleceğini öngördüğü ekonomik büyümede yeniden bir toparlanma sağlaması için, “yüksek faiz”den kurtulup, “üretime odaklanması” gerektiğine ilişkin öngörüler de öne çıkıyor. Geçen haftaki yazıda da üzerinde durduğumuz gibi: “Her şeyden önce, enflasyonla mücadelede temel kural, onun yükselmesine izin vermemektir; bir başka deyişle, üretimin aksamaması için gereken ne varsa, yapılmalıdır. Üretim arzı artırırken, yeni iş alanlarının alabildiğine açılmasının da önünü açacaktır. Üretimi artırmanın temel koşulu da, yatırımın ve üretimin maliyetini artıran yüksek faizi yerle bir etmektir.”
