31 Temmuz 2026

Osman Şenkul - Enflasyona neden olduğu 25 yüzyıl önce anlaşılan faiz ekonominin yüzde 10'unu emiyor

osman-senkul-enflasyona-neden-oldugu-25-yuzyil-once-anlasilan-faiz-ekonominin-yuzde-10unu-emiyor

Enflasyona neden olduğu 25 yüzyıl önce anlaşılan faiz ekonominin yüzde 10'unu emiyor

Osman Şenkul

Faizin başlangıcı, günümüzden 4000 yıl kadar önceye, Sümerler’e kadar gitse de, kural ve yasalara dayanarak uygulanması, Lidyalıların “para”yı kullanmaya başlamalarının kısa süre sonrasına dayanır. Bu nedenle, “para” ile “faiz”i yaşıt olarak kabul etmek doğru olacaktır. Bu dönem, insanlığın artık Olympos Dağı’nın tepesindeki tanrılardan çok, her şeye “gücü” yetmeye başlayan “para”ya daha çok inanmaya başladığı dönemdir. O çağlarda yaşamış bir Egeli’nin deyimiyle:

 

Artık,

“Çok parası olanın, tanrılara fazla umut bağlamasına gerek yok”tu.

“Parayla dilediği her şeye kavuşabilir”di.

 

Milas’ın tam karşısına düşen Ege Adası Samos’ta da (Sisam) Milattan Önce altıncı yüzyılda artık egemen güç “para” olmuştu. Herkes, her işi para karşılığında yapıyor, para karşılığında veriyordu. Bir başka deyişle, “para” Samos halkının her şeyi olmuştu. Lidyalıların kullanmaya başlamalarının ardından, Ege Havzası'nda hemen her uygarlığın bastığı para bu adada geçerliydi; günümüzdeki deyişle, bu adada “tam konvertibilite” vardı.

Lidya parasının yanı sıra, Babil’in, her biri birkaç kilo gelen para birimi “talant”ı da Samos’ta geçerliydi. Ağırlığı nedeniyle, dolaşımda istenilen pratikliği sağlayamadığı için daha çok saklamak (yatırım yapmak) üzere kullanılan “Babil talantı”nın, ya da Ege’deki, Batı Anadolu ve yakın çevresindeki uygarlıkların ürettiği paraların Samos’ta açamayacakları kapı kalmamıştı.

Samos halkının arasında biri vardı ki, paranın tam anlamıyla “patronu” olmuştu: Polikratis.

Denizlere egemen olmayı kafasına takmış, ilk Yunanlı olarak da bilinen Polikratis, 10 yıllık (MÖ. 532-522) iktidarı boyunca adalar ve İyonya üzerinde hâkimiyet kurmak için çalıştı. Samos’ta, egemenliği ele geçirmeden önce, 40 kadar köleyi çalıştırdığı atölyelerinde kumaş, amfora ve tunç tarım aletleri üretiyordu. Polikratis, atölyelerinde ürettirdiği Samos’un boyalı ve içi sırlı amforaları ile Mısır’dan Anadolu’ya, Karadeniz kolonilerinden İtalya ve İspanya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya şarap satıyordu.

Aynı zamanda acımasız bir diktatör olan Samos tiranı Polikratis, dillere destan servetini asıl olarak, buradan kazandığı paralar ile tanrıların himayesinde sayılan soyluları kendisine borçlandırarak elde etti.

Soylular, her ne kadar tanrıların kendileriyle olduğunu söylüyorlarsa da, icat olalı beri, para olmadan bir iş yaptıramaz, bir şey sahibi olamaz duruma gelmişlerdi; Samos halkı da, onlara paranın gücünü öğreten Polikratis de, “para”sız hiçbir şey vermiyor, yapmıyordu. Bu nedenle de, soylular çaresiz, “para”nın patronu Polikratis’e başvuruyorlardı. Polikratis hızla büyüdü ve “para”nın yanı sıra tüm Samos’un da hâkimi oldu. “Para”nın ve Samos’un böyle birinin egemenliğine girmesinden sonra artık elinde biraz parası olanlar bile yoksullaşmaya başladılar.

Polikratis, insanların daha sonra “faiz” adını vereceği türlü “para oyunları”yla Samosluları borçlandırıyordu ve hatta özgür insanlara da özgürlüklerine karşılık borç veriyordu. Samos halkı, Polikratis’ten çok çekmiş olacak ki, bir de söylence uydurmuşlardı. Bu söylenceye göre, Polikratis bir gün, “insafa” gelmiş ve servetinin büyümesinde çok şey borçlu olduğu denize bir altın yüzük atmıştı. Ancak, deniz onun kötülüklerine öyle kızmıştı ki, hediyeyi kabul etmemiş ve bir gün bir balıkçının Polikratis’in sarayına getirdiği balığın karnından bu yüzük çıkmıştı.

Polikratis giderek tarihin derinliklerine gömüldü ama ardında binlerce yıl ekonominin temelini oluşturacak bir şey bırakmıştı; “faiz”. Artık, borçlanma, buğday, balık ya da zeytinyağı, şarap karşılığı değil, faizle yapılıyordu. Zenginler, paralarını küpte tutmak yerine, egemenlikleri yıkılan soyluların iflas etmiş torunlarına faizli borç olarak veriyorlardı. Artık, Milas’ta, Efes’te, Atina’da, gücünü tanrıdan alan soylu egemenliği bitmiş, yerine gücünü “para”dan alan tüccarların egemenliği başlamıştı.

Durum böyle olunca, insanların yaşam tarzı da değişmişti. Artık insanların toplanma yerleri, tapınaklar, dinsel adak yerleri olmaktan çıkmış, kentlerin, kasabaların en işlek yerleri olan pazar meydanları (agoralar) olmuştu. Ülkelerin her yanına, kulaktan kulağa yayılan haberler buralardan çıkıyor, buralardan öğreniliyordu.

“Mısır’da kuraklık olmuş, buğday azalacak, fiyatı artacak”.

“Efes’ten bir gemi dolusu şarap gelmiş, ama öncekilere göre daha pahalı”.

 

Para ve faizinin öne çıkmaya başladığı toplumsal ilişkilerde, ağırlaşan ekonomik koşullar ve özellikle de faiz karşılığı ağır borçlanma ve borçlandırmalar sonucunda, özellikle küçük toprak sahibi köylüler çok zor durumdaydılar. MÖ. 600’lerde, tarım üreticilerinin borçları devasa boyutlara ulaşmış; ürünlerinin 6’da beşini borç ve faiz ödemek için vermek zorunda kalmışlardı.

Zamanla, değişim araçlarının ağırlık ve büyüklük ölçüleri artırıldı; bu da, insanlığın enflasyon ile o dönemlerde tanıştığını gösteriyor. MÖ. 508’e gelindiğinde; artık Atina, özellikle ticaret ve finans alanında diğer tüm Yunan kent devletlerinin çok önündeydi; güçlü bir finans sektörü ve faizin belirlendiği bir piyasa oluşmuştu.

Faizin üretimi ve dolayısıyla fiyatları olabildiğince sarstığı ve dolayısıyla insanlığı “enflasyon” ile tanıştırdığı o günlerden yaklaşık 25 yüzyıl sonra hızla yükselen enflasyonun yok edilmesi için faizin kullanılmaya çalışılmasının sonuçsuz kalması da anlaşılmaz olmaktan çıkıyor.

Bir başka anlatımla, üretim, faiz ve enflasyon sarmalında temel mesele, yüksek faiz ortamının finansman maliyetlerini artırarak üretimi zorlaştırması, enflasyon verilerindeki şeffaflık sorunları ve kalıcı çözümün yapısal reformlardan geçmesidir; çünkü, yüksek faiz oranları, işletmelerin borçlanma ve yatırım maliyetlerini doğrudan artırarak üretim yapmayı ve yeni yatırımları finansal olarak büyük ölçüde zorlaştırır.

Üretim girdileri ve enerji maliyetleri dışsal nedenlerle yükselirken faizlerin de artırılması, finansman maliyeti yoluyla enflasyonun yukarı yönlü baskılanmasına, bir başka deyişle, bugünlerde Türkiye'de daha çok öne çıkan "maliyet enflasyonuna" yol açar.

Dolayısıyla, uzun yıllardır bilindiği gibi, enflasyonun temel nedeninin ücret artışları değil, aksine, üretim yetersizliğine karşın, aşırı şirket kârları, döviz kurları ve dolaylı vergiler olduğu ortadadır. Bu nedenle, emek gelirleri enflasyona sebep değil, ancak bir sonuç olduğudur; bir başka deyişle, emek gelirleri ve ücret artışları enflasyonu yükseltmediği gibi, aksine, ücretler enflasyonun gerisinde kalarak sürekli erir. Kısacası, uygulanan ekonomik politikalar talebi ve halkın gelirini düşürerek yoksullaşmayı artırır.

Dönemin ABD Başkanı Gerald Ford (1974-1977) tarafından "1 Numaralı Halk Düşmanı" ilan edilen enflasyonla mücadelede yüksek faiz yalnızca kısa vadede “şok etkisi” yaratmak için kullanılsa da, uzun vadede yüksek üretim etkilidir; bir başka deyişle, iki unsur birbirlerinin alternatifi değil, farklı zaman dilimlerinde birlikte çalışması gereken tamamlayıcı politikalardır.

İşte tam da bu nedenle, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in göreve gelmesiyle, zaten büyük ölçüde yükseltilmiş olan faiz politikasını sürdürerek uygulamaya koyduğu “yüksek faiz temelli” ekonomi programı üçüncü yılını doldururken enflasyondaki sınırlı gerilemeye karşın sanayi üretimi, kapasite kullanımı ve istihdam göstergeleri zayıflıyor.

Programın başladığı dönemde yıllık enflasyon yaklaşık yüzde 38 düzeyindeyken, aradan geçen üç yıl sonra enflasyon yaklaşık yüzde 32 seviyesinde bulunuyor; buna karşın yüksek faiz, zayıflayan üretim ve artan işsizlik ekonomideki maliyeti giderek ağırlaştırıyor. Merkez Bankası'nın politika faizine üst üste dört toplantıda dokunmaması, enflasyonda hedeflenen düşüşün sağlanamaması ve özellikle imalat sanayisindeki yavaşlamayla birlikte istihdama da yansıyor.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) İstihdam İzleme Bülteni'ne göre yıllık olarak 88 alt sektörün 28'inde sigortalı ücretli çalışan sayısı geriledi. En yüksek istihdam kaybı 55 bin 652 kişi ile giyim eşyalarının imalatında yaşandı. Sektörde istihdam son bir yılda yüzde 8,9 daraldı.

Giyim eşyalarının imalatı, 28 bin 23 kişilik kayıpla tekstil ürünleri imalatını; 17 bin 256 kişilik kayıpla ise konaklama sektörünü izledi. Bültene göre, giyim eşyaları ile tekstil ürünleri imalatı sektörlerinde son iki yıldaki toplam istihdam kaybı 153 bin kişiye ulaştı.

Öte yandan, TCMB'nin açıkladığı İktisadi Yönelim İstatistikleri de imalat sanayisi kapasite kullanım oranındaki gerilemenin sürdüğünü ortaya koydu. Haziran ayında yüzde 74,5 olan kapasite kullanım oranı, temmuzda 0,6 puan düşerek yüzde 73,9'a indi. Böylece kapasite kullanım oranı son 11 ayın en düşük seviyesine geriledi.

Çünkü, yüksek faiz politikası şirketlerin borçlanma maliyetini artırarak üretimi zorlaştırır.

Uzmanlara göre, Türkiye'nin mevcut durumunda uygulanan yüksek faiz politikası talep enflasyonunu frenlemek ve döviz kurunu dengelemek adına zorunlu bir "tıbbi müdahale" niteliğindedir; ancak, gıda enflasyonu ve ithal girdi bağımlılığı gibi yapısal maliyet krizlerini tamamen bitirmek için tarım reformu, yerli enerji yatırımları ve üretkenliği artıracak sanayi politikaları gibi yüksek verimli üretim ayağının hızla devreye sokulması kritik önem taşıyor. Çünkü, cari açık, döviz kuru ve enflasyon üçgeni, Türkiye ekonomisinin en hassas kısır döngülerinden birini oluşturduğu ortada. Özellikle, uzun yıllardır Türkiye ekonomisinin baş sorunları arasında sayılan cari açık, ülkeye giren dövizden daha fazlasının dışarı çıktığını gösterir. Döviz kıtlaştıkça, piyasadaki döviz talebi kuru (Dolar/TL) yukarı yönlü baskılar, bu da, başta üretim maliyetleri olmak üzere birçok temel etkenin dengesini bozar, bu da ekonomiyi zayıflatır. Herşeyden önce, döviz kuru yükseldiğinde, Türkiye'deki sanayicinin üretim yapmak için ithal etmek zorunda olduğu petrol, doğalgaz, ara malı ve hammadde fiyatları TL bazında anında artar. Dolayısıyla, artan üretim maliyetleri, şirketler tarafından nihai ürünlerin etiketlerine yansıtılır. Bu durum doğrudan maliyet enflasyonuna ve fiyatlar genel düzeyinin yükselmesine yol açar. Mevcut “sıkı para politikası” bağlamında “yüzde 37” düzeyinde tutulmaya devam edilen politika faizinin de etkisiyle, Türkiye'nin yıllıklandırılmış cari açığı Mayıs 2026 verilerine göre 37,28 milyar dolar düzeyine tırmanmış durumda.

Kısacası, Türkiye ekonomisinin yüzde 10’unu faize aktaran ve bu kaybın giderek büyümesine yol açan “yüksek faiz politikasının” bir an önce bırakılıp, emek örgütleri ve akademi çevrelerinin de katılımıyla, tarımsal ve endüstriyel üretimi destekleyecek önlemlerin alınmasını temel alan yeni ekonomi politikalarının uygulanmaya başlanması için adımlar atılmalıdır.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.