03 Temmuz 2026

Osman Şenkul - Enflasyon ve işsizliği sırtlayan milyonları bir de NATO bütçesi vuracak

osman-senkul-enflasyon-ve-issizligi-sirtlayan-milyonlari-bir-de-nato-butcesi-vuracak

Enflasyon ve işsizliği sırtlayan milyonları bir de NATO bütçesi vuracak

Osman Şenkul

Türkiye’de, 7 Ocak 1969 günü hemen tüm gazeteler, “Amerikan Büyükelçisi’nin arabası yakıldı” manşetiyle yayınlandı ve haberlerin ayrıntılarında; “Amerikan Büyükelçisi Robert Kommer’in 06 DC 001 plakalı makam otomobili, dün saat 13:30’da, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) bir grup öğrenci tarafından yakıldı. Geç saatlere kadar süren savcılık soruşturması sonunda 9 öğrenci suçlu görüldü,” denildi.

O dönemde, “Amerikan emperyalizmine” ve ABD’nin başını çektiği “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO)” karşı yürütülen protesto eylemleri arasında en dikkat çekenlerden olan Komer’in arabasının yakılmasının ardından, NATO ve NATO’nun lideri sayılan ABD karşıtı eylemler hemen tüm Türkiye’ye yayıldı; NATO protestoları birçok üniversitede ve sokaklarda uzun süre etkili oldu. ODTÜ’de tetiklenen bu eylemler sırasında NATO 20 yaşını doldurmuş, Türkiye’nin NATO üyeliği de 18 yılını geride bırakmıştı.

Bilindiği gibi NATO, Soğuk Savaş’ın başlangıcında, küresel düzeyde etkisi giderek yayılan  Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif güvenlik sağlamak, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da milliyetçi militarizmin yeniden canlanmasını önlemek ve Kuzey Atlantik bölgesinde uzun vadeli siyasi entegrasyon ve istikrarı teşvik etmek amacıyla 4 Nisan 1949’da kuruldu. ABD, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İzlanda, İtalya, Kanada, Lüksemburg, Norveç ve Portekiz’in bir araya gelerek kurduğu NATO’nun 18 Şubat 1952’deki ilk genişleme adımında da, Türkiye ve Yunanistan NATO'ya resmen üye oldu. Genişleme hareketleri yakın zamanlara kadar süren NATO’nun üye sayısı da günümüzde 32’ye ulaştı. NATO’nun 32 üye ülkesinin toplam ittifak savunma harcamaları, yılda 1,4 trilyon doların üzerine ulaşan harcamaları kapsıyor.

Böylesine geniş bir tabana ulaşan NATO’nun bütçesi de oldukça hızlı büyüdü ve günümüzde 5,3 milyar euro düzeyine kadar ulaştı. NATO Ortak Bütçesi, üyelerin kendilerine ayrılan paylar doğrultusunda öncelikle “doğrudan finansman” olarak finanse ediliyor. Doğrudan finansman, Brüksel’deki NATO genel merkezinin işletilmesi, sivil personelin maaşlarının ödenmesi ve radar ağları, erken uyarı sistemleri ve yakıt boru hatları gibi ortak altyapının bakımı dahil, ittifakın toplu operasyonel giderlerini karşılıyor. Ayrıca, üye ülkelerin ulusal savunma harcamalarını kapsayan “dolaylı finansman” üzerinden sağlanıyor ve bu yöntem ittifaka üye olmanın gerçek maliyetini temsil ediyor. Üyeler, parayı NATO’ya devretmek yerine, 5. Madde’nin yürürlüğe girmesi durumunda kolektif savunmaya katkıda bulunabilmelerini sağlamak için bu parayı kendi ulusal silahlı kuvvetlerine harcarlar. NATO üyelerinin bütçeye katılımları da, ülkelerin nüfuslarının yanı sıra, sivil karargahları, askeri komuta yapısını ve uydu iletişimi ile yakıt boru hatları gibi ortak altyapıyı da kapsıyor.

Buradan hareketle, Türkiye’nin savunma harcamaları dışında, NATO bütçesine doğrudan katılımı da, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 2,3’ünü kapsıyor. Böylece, Türkiye’nin 2025 yılında 1,6 trilyon doları bulan GSYH’den NATO bütçesine katılım için ödediği de 36,8 milyar doları (1,73 trilyon TL) buluyor. Elbette bu miktar yalnızca NATO bütçesine katılımı temsil ediyor; bunun dışında, NATO bağlamında yapılan savunma harcamaları da aynı dönemde 30 milyar doları (1,41 trilyon TL) buldu. Böylece, NATO’nun doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’nin bütçesinden, küresel silah baronlarına aktarılan kaynak 66,8 milyar dolara (3,14 trilyon TL) ulaşmış oldu.

Türkiye, bunca yoksulluk varken, bu kadar büyük kaynağı neden NATO’nun Brüksel’deki kasalarına aktarıyor? Çünkü NATO üyeleri, GSYH’nin en az yüzde 2’sini ulusal savunmaya ayırmayı taahhüt etmiş olup, ABD ve silah sanayisinin dev şirketlerini barındıran diğer üyelerin öncülüğünde, ittifak çapında 2035 yılına kadar bu oranın yüzde 3,5’e çıkarılması için, son aylarda yaşadığımız, ABD-İsrail ittifakı ile İran arasında sürdürülen çatışmaların da desteğinde, büyük çalışmalar da yürütülüyor.

Bilindiği gibi, NATO’nun temel kuruluş nedeni olan Varşova Paktı’nın askeri kanadı 31 Mart 1991 tarihinde lağvedildikten dört ay sonra, 1 Temmuz 1991 tarihinde de resmen dağıldı.

“Baş düşmanı”nın resmen dağılmasına karşın, odağını "alan savunmasından" (üye ülkelerin topraklarını korumak) "alan dışı müdahalelere" (küresel krizlere müdahale) kaydırarak ayakta kalmaya devam eden NATO, ortak komuta yapısı, standartlaştırılmış askeri prosedürleri ve daha da önemlisi; savunma sanayisi işbirlikleriyle dünyadaki en organize askeri mekanizma olarak varlığını sürdürüyor.

Dünyanın önde gelen silah üreticisi ABD’nin liderliğindeki NATO, küresel silah tekelleri ile var olan üç çeyrek asırlık ilişkinin temelini, “karşılıklı bağımlılık, standartlaştırma ve devasa pazar garantörlüğü üzerine kurulu organik iş birliği” oluşturuyor. Bu nedenle de NATO, üye ülkelerin savunma harcamalarını artırmasını zorunlu kılarak silah şirketleri için sürdürülebilir bir talep yaratırken, küresel silah tekelleri de ittifakın askeri ve teknolojik üstünlüğünü finanse edip tedarik ediyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu ilişkinin temel sacayaklarını öncelikle NATO'nun üye ülkelere dayattığı GSYİH’nin en az yüzde 2'sini savunmaya harcama hedefi, küresel silah sanayisi için doğrudan milyarlarca dolarlık yeni bütçe anlamına geliyor.

Ayrıca, dünyanın neresinde olursa olsun, “savaş” adı verilebilecek çatışmalar yaşandıkça, bu zorunlu silahlanma harcamaları öne çekiliyor; örneğin, Ukrayna savaşı ve buna bağlı küresel gerilimlerin ardından NATO'nun mühimmat, hava savunma ve zırhlı araç envanterini genişletme kararı; Lockheed Martin, Northrop Grumman, Rheinmetall ve BAE Systems gibi dev tekellerin rekor siparişler ve kâr açıklamalarını sağladı. Küresel düzeyde en büyük silah şirketlerinin ilk beşi, yine NATO’nun lider ülkesi ABD’de: Yaklaşık 60-68 milyar doları aşan yıllık silah satışıyla listenin ilk sırasında Lockheed Martin bulunuyor. En büyük ikinci silah üreticisi RTX / Raytheon Technologies, sektörün en büyüklerinden üçüncü sıradaki Northrop Grumman, havacılık ve savunma teknolojileriyle Boeing ve zırhlı araç ve denizaltı sistemleri üreten General Dynamics.

Ayrıca, 40 ülkede üretim yapan dünyanın altıncı büyük silah üreticisi, kendisini, “Dünyanın en gelişmiş, teknoloji odaklı savunma, havacılık ve güvenlik çözümlerinden bazılarını sunuyoruz” diye tanımlayan Birleşik Krallık merkezli BAE Systems da Avrupa'nın en büyük silah üreticisi olarak öne çıkıyor.

NATO’nun üye ülkelere şart koştuğu, askeri teçhizat, mühimmat, haberleşme ve lojistik alanlarında ortak uyum ve birlikte çalışabilirliği sağlamak amacıyla belirlediği uluslararası teknik standartlar bütünü STANAG (Standardization Agreement - Standardizasyon Anlaşması), üye ülkeleri belirli üretim kalıplarına zorluyor. Bu standartları dünyada en iyi karşılayan ve geliştirenler de, bir bölümünün adları yukarıda sayılan büyük silah tekelleridir. Bu durum, üye ve ortak ülkelerin kendi yerli sanayilerini kurmak yerine bu tekellerden milyarlarca dolarlık F-35 veya Eurofighter gibi sistemleri satın almasını ve uzun vadeli bakım-onarım anlaşmalarıyla bağımlı kalmasını tetikler.

NATO bünyesindeki DIANA (Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic / Kuzey Atlantik için Savunma İnovasyon Hızlandırıcısı) gibi yapılar, yapay zekâ ve siber güvenlik odaklı start-up'lar ile dünyanın en büyük silah şirketlerini bir araya getirerek askeri teknolojinin yönünü belirliyor ve dolayısıyla, Soğuk Savaş’ın sona ermesine karşın, danyanın dev silah tekelleri,söz konusu çatışmaların etkisiyle, ardışık bir şekilde kâr patlamaları yaşıyor; çünkü, küresel silah tekelleri, NATO’nun öncü hükümetlerinin karar alma mekanizmaları ve NATO zirveleri üzerinde güçlü lojistik ve siyasi lobilere sahiplerr. Çatışma risklerinin ve tehdit algılarının canlı tutulması, bu şirketlerin hisse değerlerini doğrudan artırarak, kesintisiz “kâr rekorları” kırmaya devam ediyorlar.

Başta ABD olmak üzere, üye ülkelerin küresel jeopolitik çıkarlarını koruma aracı olması, bürokratik atalet ve yeni bir güvenlik mimarisi kurmanın getireceği yüksek maliyet nedeniyle feshetmeyi gündemine almadığı NATO, önde gelen üye ülkeler için, dünya genelinde askeri-politik nüfuz sağlamanın en temel aracı olarak öne çıkıyor. Ancak, asıl öne çıkan nedenin, "silah tekelleri" olarak tanımlanan savunma sanayisi devlerinin, NATO'nun küresel güvenlik pazarını domine etmesini sağlayarak, ittifakın varlığını sürdürmesinde kritik bir rol oynadıklarını savunan görüşler de öne çıkıyor. Oldukça ilgi çeken ve destek bulan bu görüşe göre, devam eden dev silahlanma hamleleri, askeri harcama kotaları ve standardizasyon politikalarıyla üye devletleri kendilerine bağımlı kılan bu tekeller, NATO'yu ekonomik olarak besleyen en büyük lobi gücüdür.

Ankara'da hafta içinde (7&8 Temmuz) düzenlenecek 36. NATO Zirvesi'nde, üye ülkelerin devlet ve hükûmet başkanları güvenlik konuları hakkında resmî kararlar alacaklar. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Zirve öncesi yaptığı açıklamada, "Ankara Zirvesi'ne gelecekte dönüp bakıldığında, insanların bunun verilen taahhütlerin hayata geçirildiği bir zirve olduğunu söylemesini umuyorum. Lahey'de sözleri verdik, Ankara Zirvesi de uygulama zirvesi olmalı," dedi ve ekledi:

“Savunma harcamaları, hem Lahey'de ele alındı, hem de Ankara'da ele alınacak 3 temel başlıktan biri. Bu alanda Avrupalılar ve Kanada'nın yalnızca 2 yıl içinde savunmaya ilave 250 milyar dolara varan kaynak ayırmış olması gerçekten etkileyici. Dolayısıyla 1 ya da 2 yıl içinde savunma harcamalarını artırabileceğimiz üst sınıra yaklaşmış bulunmaktayız. Ancak, mesele yalnızca daha fazla kaynak ayırmak değil; silahlı kuvvetlerde görev yapacak kadın ve erkek personeli temin etmemiz, savunma sanayisinin üretim kapasitesini artırmamız gerekiyor. Bu kapasiteyi hızla büyütmek zorundayız.”

Ankara Zirvesi’nde, NATO’nun giderek artan harcamalarında yeni bir üst sınıra çıkılacağını belirten Genel Sekreter Rutte, aynı zamanda “savunma sanayisinin üretim kapasitesini artırmak gerektiğini” vurgulamış oldu. Bu ne demek? Diğer üye ülkeler gibi, Türkiye’nin de 2025 yılında 3,14 trilyon lirayı bulan NATO bütçesine katkısı ve buna bağlı silahlanma harcamaları artırılacak ve 2026’dan itibaren bu harcamalar daha üst düzeylere yükselecek.

İşte bu noktada, Türkiye topraklarında düzenlenecek bu NATO Zirvesi’nde alınacak olası kararlar, yine Türkiye topraklarında yaşayan milyonlarca kişiyi ciddi ölçüde olumsuz etkileyecek. Bir yandan hızlı yükselen gıda enflasyonu, diğer yandan daralan-azalan ücretlerin etkisiyle yükselen yoksullukla ağır sorunlar yaşayan milyonlara destek için gereken kamu desteği de yine uzakta kalacak; çünkü, bu vergilerin büyük bölümü, içeride “hasta garantili hastaneler, ya da geçiş garantili otoyol ve köprüler” kapsamında müteahhitlere aktarılmaya devam edecek.

DİSK-AR Ücret Kayıpları İzleme Raporu'na (Haziran 2026) göre, yılın beşinci ayında enflasyonun sadece sigortalı işçi ücretlerine birikimli toplam faturası 458,8 milyar liraya, gelir ve damga vergilerinin toplam faturası ise 431,2 milyar liraya yükseldi. Böylece, işçilerin birikimli toplam enflasyon ve vergi kaybı, 2025’in ilk beş ayına göre yüzde 46,8 artmış oldu. Bir başka deyişle, müteahhit ödemeleri ve diğer giderlerinin yanında NATO bütçesi ve savunma harcamalarında öngörülen artışların da etkisiyle, vergilerin biriktiği devletin kasasından çıkan kaynaklarda önemli bir artış yaşanacak. Dolayısıyla, bir yandan dünyanın en yüksek gıda enflasyonlarından biriyle mücadele ederken, yüzde 32’ye dayanan geniş tanımlı işsizlikle karşı karşıya kalan milyonlara bir de Ankara’da toplanacak NATO’nun bütçesi ve silahlanma harcamaları vuracak.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.