06 Kasım 2026

Osman Şenkul - Ekonominin kitabını yazanlar "üretim için yüksek faizden kaç" dedi

osman-senkul-ekonominin-kitabini-yazanlar-uretim-icin-yuksek-faizden-kac-dedi

Ekonominin kitabını yazanlar "üretim için yüksek faizden kaç" dedi

Osman Şenkul

Britanyalı iktisatçı John Maynard Keynes’in, bir ödeme aracı olarak paranın kullanımı konusunda faizi yalnızca parasal bir olgu olarak tanımlaması, paranın ekonomi disiplini içindeki ve tüm ekonomik sistemdeki rolünü de ortaya koyuyor.

Keynes’in parasal faiz teorisi, 18. Yüzyılda paranın önemli rollere sahip olduğunu savunan merkantilist teoriden sonra, parayı, üretim ve istihdam teorisiyle yeniden bütünleştirdi. Bu bağlamda geliştirilen analizde, faiz oranı yatırımlarla ilişkilendiriliyor ve yatırımlar da istihdam yaratma açısından büyük önem taşıyor.

Buna göre, eğer istihdamda reel bir artış sağlanması hedefleniyorsa, yatırımın artırılması gerekiyor; eğer yatırım artışı sağlanmıyorsa, istihdamda da artış beklemek anlamsızlaşıyor. Böyle bir temelde yükselen parasal teori, faiz teorisiyle ilişkisi aracılığıyla, genel ekonomik teorinin temel bir parçası haline gelirken, para politikası da genel ekonomi politikası içinde önem kazanıyor.

Keynes’e göre, faiz konusundaki karmaşanın temelinde, gelişmiş üretim sürecini yansıtan parasal ekonomi ile mübadele ekonomisi arasındaki ayrımın doğru biçimde yapılmaması ve bu anlamda paranın kendine has özelliklerinin anlaşılmaması yatıyor. Para teorisi, ekonominin reel ve parasal sektörleri arasında bağ kuran faiz oranının belirlenmesine ilişkin alternatif bir açıklama sunuyor. Buna göre, faiz kavramının parasal bir olgu olduğu ve dolayısıyla para piyasasında belirlendiği, bu açıklamanın özünü oluşturuyor.

Keynes, 1937 yılında kaleme aldığı makalede, “likidite tercihi teorisi” olarak adlandırdığı yaklaşıma göre, faiz oranının, başka faktörlere de bağlı olmakla birlikte, kısaca para arzı ve para talebi tarafından belirlendiğini ifade ediyor. Geliştirilen para ve faiz teorisine göre tasarruf sahipleri parasal fonları, para, tahvil benzeri finansal varlıklar olarak ellerinde tutarlar. Bu ise, gayri iradi işsizliğin ortaya çıkması için gerekli ve yeterli koşulu oluşturur. Tasarrufların yatırım harcamasına dönüşmediği anlamına gelen bu durum, efektif talep yetersizliğine ve böylece ekonominin tam istihdam düzeyinin altında çalışmasına yol açıyor.

Keynes’in faiz kuramında para talebi bir anlamda likidite tercihini ifade ediyor. Bu kapsamda, bireylerin paralarını likit, yani her an istedikleri gibi kullanmak üzere el altında tutma yolundaki tercihine likidite tercihi denilir. Bu tanıma göre faiz oranı da likiditeyi tercih etmekten vazgeçmenin bir bedeli, diğer bir ifadeyle, servetleri para yerine, diğer şekillerde tutmaya teşvik için, para sahiplerine ödenmesi gereken bir prim olarak işlev görüyor.

Bir başka deyişle, bu kurama göre, parasını hazırda tutmak isteyen kişi, ancak kendisine cazip bir prim ödendiğinde likiditeyi tercihinden vazgeçebilir. Dolayısıyla faiz, likiditeyi tercihten vazgeçmenin bir bedeli olduğu kadar, parayı likit halde tutmanın da maliyeti demektir. Yüksek bir faiz karşısında parayı para olarak tutmanın rahatlığı, düşük faiz gibi külfetsiz ve bedava değil, aksine pahalıdır. Bu nedenle de para sahibi, likiditeyi tercihte uzun süre ısrar etse bile, faiz oranı belli bir seviyeye geldikten sonra para tutmanın pahalılığına daha fazla katlanamayacak ve likit kaynaklarını ödünç vermeye razı olacaktır.

Demek oluyor ki, elde tutulmak istenen para miktarı faiz oranına karşı duyarlıdır. Faiz oranı yüksek düzeydeyken elde daha az, düşükken daha çok para tutulur. Faiz oranı ile elde tutulmak istenen para miktarı arasındaki bu ilişkiyi, dikey ekseninde faiz haddinin, yatay ekseninde para miktarının gösterildiği bir diyagram üzerinde, soldan sağa doğru alçalan bir eğri ile ifade edebiliriz. Bu eğriye likidite tercihi eğrisi denir ve çeşitli faiz düzeylerinde elde ne kadar para tutulacağını gösterir; ya da tersinden söyleyecek olursak, likidite eğrisi, çeşitli para miktarlarını elde tutmak için faiz düzeylerinin ne olması gerektiğini gösterir.

Avusturya Ekonomi Okulu’nun gelişimine önemli katkılarda bulunan Avusturyalı ekonomist Eugen von Böhm-Bawerk, zaman tercihi ve karmaşık üretim süreçlerinin kapsamına bağlı olarak faiz olgusunun haklılığını savundu. Bunlardan zaman tercihi kavramına göre, bugünkü malların öznel değeri, gelecekteki aynı miktardaki mallara oranla daha yüksektir.

Böhm-Bawerk, borçlanmanın, bugünkü malların gelecekteki mallarla değişimi anlamına geldiğine işaret ederek, faizin bu ikisi arasındaki farktan doğduğunu savunuyor. Faiz olgusunu açıklamakta kullanılan diğer bir önemli kavram, çevrimsel istihdam üretimidir. Böhm-Bawerk, çevrimsel istihdam üretiminin doğrudan üretime üstünlük gösterdiğinin altını çiziyor. Buna neden olarak, çevrimsel istihdam üretiminin hammadde, emek ve doğal kaynaklar içermesi ve daha üretken olması görülmektedir. Dolayısıyla bu üretim sonucu ortaya çıkan faiz geliri hak edilmiş bir gelirdir.

Aynı zamanda Innsbruck Üniversitesi’nde Politik Ekonomi dersleri veren Eugen V. Böhm-Bawerk, “Capital and Interest” (Sermaye ve Faiz) adlı kitabında, “Sermaye sahibi biri için her zaman, faiz adı verilen sabit bir gelir elde etmek olanaklıdır” diyor.

Etik felsefesi profesörü olması nedeniyle ekonomik açıklamalarında bu felsefe dalının etkileri yoğun olarak görülen Adam Smith, ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve etik duyarlılıkla belirlenebileceğini söyler. Adam Smith, zaman zaman ünü kendisini aşan “Ulusların Zenginliği”nin yazarıdır.

Adam Smith, tasarruf arttıkça faiz oranının azalacağını, para sermayesine olan ihtiyacın toplam masraflardan fazla olduğu hallerde de faiz oranının yükseleceğini vurguluyor. Adam Smith’e göre faiz, ekonomik işlevi önemli olan bir enstrümandır. Smith, düşük faiz oranının ekonominin sektörlerinin gelişmesi bakımından önemli olduğunu düşünür. Ona göre, İngiltere’de fonlar “ancak bu şekilde” ihtiyaç duyulan alanlara akabilirdi.

Dolayısıyla, Adam Smith yasal faiz oranından yanaydı ve bu oranın yüzde 10’dan fazla olmaması gerektiğine inanıyordu. Paranın önemi ve reel ekonomi üzerindeki etkileri faiz mekanizması ile açıklanır. Bu açıklamalara göre para arzı veri iken, belirsizlik koşulları altında beklentilere bağlı değişen likidite derecesi ile faiz oranının, bir ekonomide efektif talep yetersizliğine bağlı olarak eksik istihdam dengesine yol açacağı, “genel teori”nin temel mesajı olarak görülebilir.

Tarihe adını yazdıran bu ünlü ekonomi teorisyenlerinin yıllar-onyıllar önce ortaya koydukları bu önemli saptamaların odağını doğal olarak, “para-üretim-istihdam” oluşturuyor…

Türkiye'de yürütülen sıkı para politikası ve yüksek faiz döneminde (2024-2026), dar tanımlı (resmî) işsizlik oranı tek haneli seviyelerini korurken, geniş tanımlı (atıl) işsizlik oranında çok ciddi bir tırmanış yaşandı. Özellikle, yüksek faizlerin baskısı altında kalan iç talepteki yavaşlama ve artan kredi maliyetleri, üretim ve istihdam piyasası üzerinde belirgin bir baskı oluşturdu.

Bu kapsamda, DİSK-AR Eylül 2026 verilerine göre;

- Geniş Tanımlı İşsiz Sayısı: 12 milyon 608 bin kişiye çıkarak 13 milyona dayandı.

- Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı: Yüzde 31 düzeyine ulaştı.

- Dar Tanımlı (Resmî / Dar) İşsizlik Oranı: Yüzde 8,4 olarak açıklandı.

- Böylece, Dar ve Geniş Tanımlı İşsizlik Arasındaki Fark: 23,2 puana ulaştı.

- Geniş Tanımlı Kadın İşsizliği: Yüzde 40,1 düzeyine tırmandı.

- Genç İşsizliği (Genel): Yüzde 38,3 seviyelerine kadar yükseldi.

- Genç Kadın İşsizliği: Geniş tanımlı genç kadın işsizliği yüzde 49,1 düzeyine ulaştı.

 

Merkez Bankası'nın (TCMB) enflasyonla mücadele kapsamında faizleri uzun süre zirvede tutması ve ardından başlattığı ölçülü indirim sürecine rağmen ticari kredi maliyetlerinin yüksek kalması, sanayicinin işletme sermayesine ulaşmasını zorlaştırdı. Bu durum, iç piyasadaki durgunluk ve ihracat pazarlarındaki zayıflıkla birleştiğinde, Türkiye sanayi üretimini 2026 yılı itibarıyla büyüme patikasından çıkarıp kontrollü bir daralma ve dengelenme sürecine soktu.

Türkiye'de bu denli uzun süren yüksek faiz dönemi, sanayi üretimini de belirgin bir şekilde baskıladı ve dolayısıyla imalat sanayisinde daralmaya yol açtı. Yüksek faizin yarattığı yüksek borçlanma maliyetleri, yüksek faizin hâkim olduğu 2024-2026 döneminde sanayi çarklarının hız kesmesine neden oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı sanayi üretim endeksi verilerine göre, yüksek faizlerin iç ve dış talebi soğutmasıyla üretimde ardışık düşüşler yaşandı ve 2026 yılının yaz aylarında sanayi üretimi yıllık bazda üst üste daraldı. Son olarak açıklanan Ağustos 2026 verilerinde, toplam sanayi üretimi yıllık bazda yüzde 1,9, aylık bazda ise yüzde 1,0 geriledi.

Yüksek faiz ve dolayısıyla artan işletme sermayesi maliyetleri tüm sanayi kollarını aynı ölçüde etkilemese de özellikle “ekonominin omurgasını” oluşturan imalat sektörünü daha sert vurdu. Ağustos 2026'da imalat sanayisi yıllık yüzde 2,5 gerileyerek toplam endeksi aşağı çeken ana unsur oldu. Özellikle hazır giyim, tekstil, deri ve mobilya gibi emek yoğun ve finansmana hassas sektörlerde yavaşlama daha derin hissedildi.

Üretim baskılanır, işsizlik tırmanırken, tüm bunlara neden olan yüksek faiz, herkesin verdiği vergilerin oluşturduğu bütçeden kopardığı “faiz payı” da giderek artan hızda tırmanıyor. Bildiğimiz gibi, 2025 yılında 1 trilyon 950 milyar lira olarak öngörülen faiz giderleri 2 trilyon 54 milyar lira olarak gerçekleşti. Ardından, 2026 yılında 2 trilyon 741 milyar lira olarak hedeflenen faiz giderleri de, yapılan son hesaplamalara göre 2 trilyon 824 milyar liraya çıkacak. Yeni bütçeye göre de, 2027 yılında da faiz giderleri 3 trilyon 975 milyar lira olarak hedeflendi.

Kısacası, ekonominin kitabını yazanların da neredeyse bir asır önce, yeni yükselen küresel ekonomiyi yakından izleyip, araştırıp, büyük hesaplamalar yaparak ortaya koyduğu, “üretim şart, üretimi artırmak için de yüksek faizden kaç” ilkesini görmezden gelmek, önce işsizliğe, ardından da ağır yoksulluğa ve bunun tetiklediği suçlara da göz yummaktır.

Özellikle kriminologlar ve sosyoekonomi uzmanlarının da uyardıkları gibi; “Suç oranlarındaki artışın temel nedenlerinden biri sosyoekonomik faktörlerdir. Yoksulluk, işsizlik ve eğitim eksikliği, suça önemli ölçüde katkıda bulunur. Bireyler istihdam kaynaklarından veya fırsatlarından yoksun olduklarında, hayatta kalma aracı olarak suça yönelebilirler.”

Zaten, yapılan akademik araştırmalar ve saha analizleri de, ekonomik daralmalar ile sosyal kırılganlıkların suç türleri üzerindeki etkisini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bu araştırmalar, yukarıda da üzerinde durduğumuz “işsizlik ve düşük ücret-maaş” nedeniyle ortaya çıkan gelir yetersizliklerinin, bireyleri geçimsel nedenlerle hırsızlık, yağma ve dolandırıcılık gibi mülkiyet suçlarına yönlendirdiğini ortaya koyuyor. Aynı nedenler, bireyler üzerinde yoğun bir gelecek kaygısı ve psikolojik baskı yaratarak toplumsal gerginliği ve fiziki yaralama/şiddet olaylarını da artırıyor.

Ayrıca, böylesi dönemlerde dikkat çekici bir şekilde ortaya çıkan “gelir dağılımı eşitsizliği”ne bağlı olarak, toplumdaki zengin ve yoksul kesimler arasındaki uçurumun büyümesi, bireylerde "göreceli yoksunluk" hissi yaratır. Ayrıca, bu durum, bireylerde yasal yollardan refaha ulaşma inancını zedeleyerek kayıt dışı faaliyetleri ve suç şebekelerine katılımı cazip hale getirebiliyor.

Yine aynı akademik çalışmalarda, işsizlik ve gelir yetersizliği gibi temel etkenler ile gerek yurt içi (köyden kente) gerekse yurt dışı kaynaklı kontrolsüz göç dalgalarının büyükşehirlerde gettolaşmaya ve kültürel çatışmalara yol açtığına dikkat çekiliyor. Buradan hareketle, metropollerdeki aşırı nüfus yoğunluğu, geleneksel mahalle baskısını, sosyal kontrol mekanizmalarını zayıflatırken, suç işleyenlerin toplum içinde gizlenmelerini de kolaylaştırıyor.

Daha da önemlisi, ekonomik zorluklar nedeniyle çocuk ve gençlerin eğitim hayatından erken ayrılması, onları sokaktaki suç risklerine karşı savunmasız bırakıyor. Ayrıca, maddi imkânsızlıkların tetiklediği boşanmalar ve aile içi geçimsizliklerin, suça eğilimli profillerin yetişmesine zemin hazırladığı da, özellikle basına yansıyan örneklerle biliniyor.

Özetle; ekonomik refahın azalması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sosyal çözülme, Türkiye'de hem mülkiyete karşı işlenen suçları hem de toplumsal şiddet eğilimini besleyen en temel dinamik olarak biliniyor. Art arda sıraladığımız bu örneklerden hareketle, Türkiye'de son dönemde oluşan yeni sosyoekonomik koşulların sonuçları olarak ortaya çıkan işsizlik, gelir adaletsizliği, yoğun göç dalgaları ve hızlı kentleşme gibi yapısal faktörlerin, toplumdaki suç oranlarını doğrudan ve dolaylı olarak tırmandırdığına da hep birlikte tanık oluyoruz.

Kısacası, yalnızca üretimin baskılanması, işsizliğin yükselmesi, devlet bütçesinin faizle delik deşik edilmesinin önüne geçebilmek, tüm toplumun sağlıklı gelişimi ve yeni kuşakların da hak ettikleri eğitim ve iş olanaklarına kavuşmaları için, bu yüksek faiz kütlesini Ağrı Dağı’nın zirvesinden, Pandora’nın kutusunun dibine yuvarlamak gerektiği ortadadır.

 

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.