Osman Şenkul - Çiftçi ve tüketici için çözüm 38 yüzyıl önce olduğu gibi faiz affıdır
Çiftçi ve tüketici için çözüm 38 yüzyıl önce olduğu gibi faiz affıdır
Osman Şenkul
Tarihte en erken faizler, sayısal birimlerden çok, “birim üleşkeyi (kesir)” gösteriyordu. Bunlar; Mezopotamya’da 1/60, eski Yunan’da 1/10 ve Roma’da 1/12 üleşkelerini temel alıyordu.
Ekonomi tarihçilerine göre, Sfenks Sırrı, faiz içeren kredilerin kökeninin ve faiz oranlarının neden toplumdan topluma değiştiğinin açıklanmasında bir temel oluşturdu. Üç temel uygarlıkta, Bronz Çağı Sümer, klasik Yunan ve Roma’da, ticaret yapılmaya başlandığında, faiz oranları da saptanmaya başladı ve bu uygarlıklar ayakta kaldığı sürece de istikrarlı bir şekilde sürdü. Bu üç uygarlıkta, faiz oranları bir öncekinden daha düşük olarak belirlendi; Mezopotamya’da yüzde 20, Yunanistan’da yüzde 10 ve Roma’da yüzde 8 1⁄3 olduğu gibi.
Ekonomi tarihçilerinin, Sümer, Yunan ve Roma’daki örnekleri incelerken, faize “çocuk” ya da “buzağı” gibi adlar verilmiş olmasını görmelerinin arkasında, sürünün çoğalmasının yansıtılması vardı. Buna karşılık, faizin “sürünün büyümesi” bazlı algılanmasının, Sümer sonrası, Yunan uygarlığına ve sonrasında da Roma’ya, neden “etkisini yitirerek” geçtiği sorgulandı. Buradan hareketle araştırmalar yapan ekonomi tarihçisi Böhm-Bawerk (Capital and Interest - Eugen von Böhm-Bawerk), 100 yıl kadar önce, faize ilişkin bu “naif üretkenlik” yakıştırmalarını temelden reddetti. Böhm-Bawerk’e göre, birçok çiftçinin geri ödeme gücünü dikkate alarak yaklaştığımızda, faizin “ekonomik” temelli olduğunu düşünmemiz olanaklı olamıyor. Buna göre, bir çiftçiyi borç almaya zorlayan koşullar, onlar açısından çok “küçük düşürücü” sayılıyordu. Antik dönem uygarlıklarının önemli finans dinamiklerinden biri de birçok borçlunun ödeme gücünü aşan, faizler de dâhil, biriken borç bakiyeleriydi. Bu nedenle, Mezopotamya’nın (royal amargi, andurarum and misharum) yöneticileri, MÖ. 2400 ile 1700 arasındaki dönemde, “temiz bir sayfa” açmak için, birçok kez tüm tarımsal borçları (kredileri) sildiler.
Dönemin ticaret ve genel olarak ekonomisine ilişkin araştırmalar yapan Piotr Steinkeller (Trade Routes and Commercial Networks in the Persian Gulf during the Third Millennium BC) Ur III öncesine ilişkin ticaret sözleşmelerine çok az rastlandığına dikkat çekiyor. Mezopotamya uygarlıklarının toplumsal ve ekonomik ilişkilerine ilişkin birçok çalışması bulunan Johannes Renger (The Role and the Place of Money and Credit in the Economy of Ancient Mesopotamia) Steinkeller’in bu savını, “kredi sorunlarına ilişkin belirli dönemler ve konulara odaklı birçok önemli yazı ve monografik çalışmalar olmasına karşın, kraliyet arşivlerindeki, neredeyse tüm toplumu kapsayan çok sayıda borç belgesine ilişkin kapsamlı bir araştırmaya rastlanmadığına” dikkat çekerek destekliyor.
Renger ayrıca, bu dönemde, gümüşe dayalı borçlarda yüzde 20 olan faizin, arpaya dayalı borçlarda neden 33 1⁄3 olarak belirlendiğini sorguluyor ve bu sorunun yanıtının “bugünkü koşullarda bulunmasının zor” olacağına işaret ediyor; ancak, yine de bu inancına biraz ters düşse de erken toplumların çiftçi olmalarından hareketle, faiz uygulamalarının da önce tarımda başladığına dikkat çekiyor.
Mezopotamya uygarlıklarında, tarım borçlarında faizin sabit bir oranda olmadığını da anımsatan Renger, buna karşılık, gümüş temelinde hesaplanan ticari borçlarda aylık 1/60 olmak üzere, yıllık 12/60 ya da yüzde 20’ye karşılık gelen sabit bir borç olduğunu vurguluyor. Renger, ticari kârlılığın belirsizlik içermesine karşın, tarımda sabit faiz olmamasına karşılık, ticarette faizin net olduğunu vurguluyor ve bugün dahi bu farklılık konusunda bir fikir ortaya koyulamadığına dikkat çekiyor.
Antik Sümer’in erken dönemlerinde birçok ürün ve malda temel değişim aracı arpaydı. Yeryüzünde, bilinen birçok “ilk”in beşiği olan Mezopotamya tarımsal olarak da oldukça zengindi ve bu nedenle de bu bölgede, tahıllar uzun yıllar değişim aracı ve ödeme/geri ödeme işlemlerinde temel standart olarak kullanıldı. Hatta bu geniş uygarlık bölgesinde,
MÖ. 3000’den önce dahi bazı metal külçeler de değişim aracı olarak kullanıldı.
Kral Hammurabi’nin (MÖ 1810-1750) komutanlarından Sulgipanil, yüksek Ziggurat’ın dibinde, toplanan yüzlerce kişinin olduğunu öğrenince, nehre yakın bu alanda toplananların arasına katıldı ve onların sorununu anlayabilmek için saatler geçirdi. Oraya toplanan halk, herhangi bir sorun yaşadığında, her zaman yaptığı gibi, sorunlarını doğrudan Kral Hammurabi’ye aktarmak üzere yaptığı gibi, bu kez de derdini anlatmak için bir araya gelmişti.
Komutan Sulgipanil, kalabalığın arasından ayrıldıktan sonra hiç zaman yitirmeden Kral’a gitti; kapıdaki görevlilere, Hammurabi ile çok acele görüşmesi gerektiğini anlattı. Sulgipanil, deri perdelerin arasından hafif eğilerek geçtiği oldukça büyük loş salonun perdeli kapısının tam karşısında, küçük bir sediri andıran koltuğunda oturmakta olan Hammurabi’yi görünce, başını hafifçe önüne eğerek saygısını sundu. Göğsüne kadar inen uzun kıvırcık sakalını sıvazlamakta olan Hammurabi, diğer eliyle yaklaşmasını işaret etti. Komutan Kral’a doğru ağır ağır ilerlerken, “Söyle bakalım Sulgipanil.... Nedir bu kadar acele etmene neden olan?” sözlerini duyduğu anda durdu.
Komutan, konuşmaya başladı:
“Adaletli Kralımız... Zigguratın önünde toplanan ziyaretçileri duymuşsunuzdur. Larsa’dan, Ur’dan, bazıları Uruk’dan, hatta Nippur’dan onlarca kişi gelmiş, sizden yardım istiyorlar. Bulundukları yerlerde sizin yüce yasalarınızı hiçe sayan çeteler, bu insanların ve ailelerinin malına, mülküne, tarlasına, ambardaki buğdayına, arpasına, mahzenindeki birasına, odasındaki gümüşüne, kölelerine ve hatta karısına ve çocuklarına göz koymuş, onları bu insanların ellerinden zorla almaya çalışıyor...”
Sulgipanil, sözlerini tamamlayamadan, Kral araya girdi: “Evet buraya birçok insanın geldiğini, sorunları olduğunu duydum; senin beni bilgilendirmeni bekliyordum. Anlaşılan, sen de çok şey bilmiyorsun. En iyisi, gidip bu insanlarla ben doğrudan konuşayım; bakalım neymiş dertleri ve kimmiş düşmanları...”
Kral, demirci dükkanlarının bulunduğu açık arazinin doğu tarafında yükselen Babil Kulesi’nin hemen dibindeki basamaklı platforma yöneldi. Kendisini karşılayan kalabalık da, yönünü güneyden, doğuya, bu platforma çevirerek ilerledi. Kral Hammurabi, yanında Komutan Sulgipanil ile birlikte platforma çıktı ve iki elini hafif öne doğru uzatıp hareket ettirerek konuklarını selâmladı. Kalabalık da sevgi, bağlılık, saygı, sevinç ve güven ifadelerinin bir araya toplandığı sözlerle Kral’ı selamladı.
Hammurabi, doğrudan söze girdi:
“Eridu, Ur, Uruk, Lagaş, Umma, Şuruppak, Nippur, Kiş ve Krallığımız’ın başka yerlerinden buraya, Babylon’a gelen awelum (özgür insanlar)! Tanrı Şamaş hepinizi kutsasın, yolunuzu buraya gelirken olduğu gibi, bundan sonra da, her zaman açık tutsun... Duydum ki, sizi buraya getiren sorunlarınız, sizin başınıza bu sorunları çıkaranlar varmış. Bilin ki, bu topraklarda, yalancıları, düzenbazları, halkın öküzüne koyununa, eşeğine el koyan yağmacıları barındırmadık, bundan böyle de barındırmayacağız. Öksüzü zengine, bir şekel gümüşü olanı bir mana gümüşü olana kurban ettirmedik, bundan böyle de ettirmeyeceğiz. Karşınıza, sizleri, topraklarınızdan kopartarak, buraya Babilon’a getiren sorunlarınızı tek tek dinlemeye geldim. Şimdi, sırayla buraya yaklaşın ve anlatın...!”
Askerler, tek başına gelenleri ya da grup olarak gelenlerden birer sözcü alarak, tümünü sıraya soktu. Kral’ın danışmanları da, platforma çıkıp, yanındaki yerlerini aldılar. Herkes sırayla konuşuyor; Hammurabi dinliyor ve ara sıra danışmanlarına dönerek, onlara birşeyler söylüyordu. Kral, sözü uzatanları eliyle işaret ederek susturuyor, “Bunu biraz önce anlattın; başka söyleyecek sözün yoksa, yerine dön” diye uyarıyordu.
Son kişi de sorunlarını anlattıktan sonra Hammurabi konuşmaya başladı:
“Yer ve göğün büyük hâkimi tanrı Şamaş’ın emriyle, memlekette doğruluk parlasın. Her birinizin anlattıklarından anladığıma göre, sizler, toprak, hayvan almak, ev yapmak buğday, arpa, mısır ekmek gibi çeşitli nedenlerle borçlanmışsınız. Size borç verenler, hasat zamanı gelip borçlarını almak istediklerinde, sorunlar yaşamışsınız. Bu alacaklılar, sizden borcun yanında çok fazla faiz (maš) istemişler; bunun da anlaşma tabletlerinde olduğunu sizlere göstermişler. Bundan böyle, benim topraklarımda, hiçbir kimse, aweluma verdiği, gümüş borcundan bir şekel dahi fazladan faiz alamayacaktır. Bundan böyle, benim topraklarımda, hiçbir kimse, aweluma verdiği, buğday ya da arpa borcundan, fazladan bir tane dahi buğday ya da arpayı faiz olarak alamayacaktır. Bundan böyle, izin verilenden fazla faiz ile verilen borcun tableti (mukavelesi) kırılacaktır. Bir kimse borçlanmışsa, bir fırtına tahılları yere yatırmış ya da hasat başarılı olamamışsa veya susuzluktan tahıllar büyüyememişse o yıl alacaklısına tahıl vermesi gerekmez. O yıl için hiçbir kira ödemez. Bir redûm’un, bâ’irum’un, nâsi biltim’in (vergi mükellefinin) tarlası, bahçesi veya evi gümüş (para) karşılığı verilmeyecektir (satılmayacaktır). Eğer bir awilum (hür insan, bey) bir redûm’un bir bâ’irum’un veya bir nâsi biltim’in (vergi mükellefinin) tarlasını, bahçesini ya da evini satın alırsa, tableti (mukavelesi) kırılacaktır ve faiz yüzünden (ödediği parayı) kaybedecektir. Tarla, bahçe ve ev, sahibine dönecektir. Toprağı gümüş karşılığı satın alarak sahip olanlar da diğer maddelerde belirtilen toprağı işleme veya işletme görevlerini yerine getireceklerdir...”
Günümüzden yaklaşık 38 yüzyıl önce, çıkarıp uyguladığı kanunları ile ünlü Babil Kralı Hammurabi’nin dikkat çeken bir yasal çözümü de, yine o dönemlerin yenisi sayılan faizin yarattığı yıkımların önünü kapatmış ve bu yıkımdan zarar görenlerin önünü açmıştı.
Hammurabi’nin yüzlerce yıl önce batmaktan kurtardığı Mezopotamya çiftçilerinin, şimdiki kuzey komşuları, Anadolu ve Trakya çiftçilerinin yakın zamanda hesaplanan borçları son beş yılda yedi kat artarak 2020 yılında 111 milyar 216 milyon liradan, 2025 yılında 822 milyar 366 milyon liraya ulaştı. Sadece 2024-2025 yılları arasında çiftçi kredi borcu 214 milyar lira arttı. Faizin kabarttığı borçların altında ezilen binberce çiftçinin, toplam binlerce dönümlük tarlaları, icra nedeniyle ekilemiyor, yüzlerce traktörü de yed-i emin otoparklarında paslanıyor. Ahırdaki süt inekleri haczedilerek mezbahalara yollanırken, icra daireleri de tarım makine pazarına dönüşüyor. Bu gelişmeler, tarımsal üretimi batırıp, ithalata bağımlı kılmanın tüm kapılarını ardına kadar açıyor.
Ancak, bunun daha da ağır karşılığı, pazar yerindeki, marketteki etiketlere yansıyor; gıda enflasyonu tırmanıyor. TÜİK’e göre, yılın ilk ayındaki tüketici enflasyonu yüzde 4,84 gibi büyük bir sıçrama yaparken, en büyük artışların dayandığı aylık fiyat artışı yüzde 7,82 ile gıda ve alkolsüz içeceklerde yaşandı; dolayısıyla, yıllık enflasyon yüzde 30,65 ile, tüm uğraşlara karşın “yüzde 30 sınırı”nın altına bir türlü çekilemiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Ocak ayı enflasyon verilerine ilişkin değerlendirmesi ise daha da dikkat çekici oldu: Şimşek, güney illerindeki seralar dışında, zaten tarımsal üretimin çok az yapıldığı bu mevsimdeki gıda fiyatlarındaki artışların sorumlusu olarak, “gıda fiyatlarında hava koşullarının etkisini” gösterdi:
"Ocak ayı enflasyon gerçekleşmesinde, olumsuz hava koşullarının etkisiyle uzun dönem ortalamasının oldukça üzerinde artan gıda fiyatları ile dönemsel unsurlar belirleyici oldu."
Oysa, binlercesi yüksek faizin de etkisiyle ağır borç yükü altında zorlanan, tarlasını, traktörünü yitiren çiftçilerin üretimden kopması, tarımsal ürün arzını baskıladığı için, “yüksek talep + düşük arz”ın yarattığı fiyat artışları, yüksek enflasyonun da sürükleyicisi oldu.
Merkez Bankası (TCMB) ise, endüstrinin birçok alanında üretimi baltalayan yüksek faize bağımlılığını bir türlü bırakamıyor. TCMB Para Politikası Kurulu, 22 Ocak toplantısında, gecelik vadede borç verme faiz oranını yüzde 41’den yüzde 40’a indirdi. Bir başka deyişle, yüzde 30,65 olan yıllık enflasyonun yaklaşık 10 puan üzerindeki bir düzeyde korudu. Dolayısıyla, başta tarlasını, traktörünü yitiren çiftçiler olmak üzere, binlerce küçük ve orta boy gıda üreticisinin yanı sıra, onlarca sektörde faaliyette olan onbinlerce işletme yüksek faizin freniyle üretim yapmaya çalışırken, yeni kapasiteler yaratacak ve yeni istihdam alanları açacak yeni yatırımların önüne yüksek bariyerler örüyor, bariyerleri aşabilenlerin kasalarını da yine faiz oluklarından üretim dışı alanlara boşaltıyor.
Yükleri bugünkü kadar ağır olmasa da, 38 yüzyıl önce yüzlerce çiftçi tüm Mezopotamya’dan akıp, Babil’de Hammurabi’nin kapısına dayanarak, yaygın bir faiz affıyla kurtulduğu gibi, bugün de faiz besicilerinden kurtuluş için Anadolu’dan, Trakya’dan toplanıp, faizi yerle bir edebilecek güç ile Hammurabi’nin kapısına dayanıp, tarlalarına, traktörlerine kavuşarak, üretim yapmaya başlaması, aynı zamanda gıda ürünü tezgahlarının önünden boş filelerle geçip gitmek zorunda kalan milyonların da karnını doyuracak, yüzlerini güldürecektir.
