Osman Şenkul - “Borçlanmak ölümdür” anlayışından gıda enflasyonunda liderliğe
“Borçlanmak ölümdür” anlayışından gıda enflasyonunda liderliğe
Osman Şenkul
Antik Hindistan’da, bugün de hâlâ oldukça etkili olan seller, zaman zaman köylüleri ürünsüz ve daha da önemlisi, yeni ekim döneminde tohumsuz bırakıyor, dolayısıyla açlık yayılıyor ve gıdasızlık nedeniyle, hastalıklar ve ölümler artıyordu. Antik dönemde, Hindistan'da tefecilik yaygındı ve faiz oranları çok yüksekti. Tohum, tarım aletleri veya gıda için alınan borçlar, genellikle hasat zamanı geri ödenmek üzere, yüzde 100'e varan faizlerle veriliyordu. Bu yüksek faiz oranları, çiftçilerin borç batağına düşmesine ve tefecilere bağımlı hale gelmesine neden oluyordu. Tohum, tarımsal üretimin temel girdisi olduğundan, çiftçiler genellikle hasat döneminde geri ödemek üzere tohum borcu alırlardı. Bu borçlar genellikle ürün bazlı olduğu için, tefeciler tohumun ekilip hasat edilmesine kadar geçen sürede çok yüksek faizler talep edebiliyorlardı. Hindistan'da, MÖ 5. Yüzyıl’da başlayan "ikinci kentleşme" aynı zamanda tefeciliğin yaygınlaştığı, faiz oranlarının tarımsal üretimde önemli bir maliyet kalemi haline geldiği bir dönem olarak biliniyor.
Özellikle, Anadolu gibi, hemen her bölgesi, kuzeydeki Himalayalar, Karakoram, Hindukuş, Ladakh ve Aravalli dağlarında doğup, dev ırmaklara dönüşen akarsuların ağlarıyla örülü Hindistan’da, tıpkı Anadolu’da olduğu gibi, tümülüs üstlerine kurulmuş binlerce köy vardır. Eğer selin debisi çok yüksek olmazsa, tümülüs üzerindeki evler ve çevrelerindeki küçük tarlalar korunur ve dolayısıyla açlık-hastalık oralarda yaşayanlardan uzak dururdu. Ancak, debisi yüksek sel olayları da, oralarda yaşayanları aç bırakır, hastalıktan kırar geçirirdi.
Bu tümülüs yerleşim birimlerinden birinde yaşanan debisi yüksek sel olayının ardından yaşananlara bir bakalım; geçen yıllarda, sele karşı korunmak için uygun buldukları tümülüsü yerleşim alanı olarak seçerek, orada hep birlikte inşa ettikleri evler ve ortak tahıl deposu kuralı birkaç kez sel baskını yaşamışlar, ancak hiçbiri bu kadar ağır ve yıkıcı olmamıştı. Sel suları birkaç ev eşyasını ya da hayvanlarını alıp gitmiş, ancak bu seferki gibi ağır bir can ve mal kaybına uğramamışlardı. Yaklaşan selin uğultularını işittiklerinde, daha önceden yaptıkları gibi, herkes, ortak alandaki ağaçlara tırmanarak, selin geçmesini beklemişti.
Önce evlerinin duvarları çökmüş, ardından da kocaman tahıl ambarının sağlam duvarları teslim olmuştu; tüm varlıkları gözlerinin önünde sulara karışmış gidiyordu. Ne olduysa tahıl ambarının ayakta kalan son duvarının da devrilmesiyle oldu; kalın duvar, Yashodha ve ailesinin sığındığı ağacın üzerine devrilmiş, alt dallara sarılmış olan erkekleri azgın suların girdabında derinliklere çekip götürmüştü. Selin ardından, köyün ahalisi toplanıp, açlık ve hastalıklar ile karşı karşıya kalmamak için çözüm geliştiriyorlardı:
Atri ve Bhsihma, İndus ovasının batısında, küçük bir tümülüste, verimli toprakların ortasında kurdukları küçük köylerinden, Harappa’daki pazar yerine, komşuları Vibhandaka ve kocası Dattatrey, oğulları Santanu, ayrıca Rishyasringa karısı Mekala, kızları Nanda, kocası ve iki oğlunu son selin sularına veren Yashodha ile gelmişlerdi.
“Borçlanacağız” diye atıldı Atri: “Tacirlere durumu anlatıp kendilerinden tohumluk ve tahıl vermelerini, hasat zamanı ödeyeceğimizi söyleyeceğiz.”
“Borçlanma” sözüyle irkilen Dattatrey, “Borçlanmak mı? Borçlanmak ölüm demek. Nasıl borçlanabiliriz ki? Shiva aşkına, ne kadar faiz istiyorlar, biliyor musun, saygıdeğer dostum? Borçlanırsak, onlara borç ödeyebilmek için karnımızı dahi doyuramayabiliriz...”
Araya, “Başka çaremiz var mı?” diyerek giren Vibhandaka, sözü dolandırmadan sürdürdü: “Şimdiden acıktık ve yiyeceğimiz yok. Öküzlerimizin gücü henüz yerindeyken, hiç zaman yitirmeden, yollara düşüp Harappa’ya gideceğiz ve hangi tacir bize borç verirse, alıp döneceğiz. Artık ekim zamanı geldi bile...!”
Vibhandaka, “Kuşkusuz tohumlara ihtiyacımız var ve bunu bulmalıyız. Biz çile çekmeye varız; ama çileciler, dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş münzevi kimseler, yüksek saygınlığı olan kimseler, akıl ve duyularını kontrol altına almayı başarmış kimseler ve kutsal Mantraları bilenler ya da erdemli tavır sergileyenler Brahma’ya kendilerini adamadan asla kutsallığa erişemezler. Çileciler, herkes gibi doymak ve doyurmak zorundalar.”
Büyük acı çeken, yas içinde göz çukurlarının altı neredeyse kararmış durumda olan Yashodha da: “Zenginlik Tanrıçası’nın kocası olan, tüm varlıkların yaratıcısı, zihinsel ya da düşünsel yetilerin denetçisi, dünyaların koruyucusu, yeryüzünün yaratıcısı, Andhaka, Vṛṣṇi ve Şāttvata kavimlerinin koruyucu tanrısı iyi insanları koruyup kollayan Yüce Brahma bana merhamet etsin” dedi. “Bizim hep birlikte, en kısa sürede, tohumlara ve tahıla ihtiyacımız var ve bunu bulmak için Brahma yolumuzu aydınlatacaktır.”
Konuşmaya, “Bilge kişiler zihinlerini arındırarak Samādhi aracılığıyla Bireysel Öz’ün aslını kavrarlar ve kendi tercihlerine göre tanımlarlar. Sürekli olarak andığımız Kṛishṇa hepimize merhamet etsin. Evrenin yaratılışının başlangıcında bilge kişi Brahmā bize yardım etsin” diyerek başlayan Bhsihma da herkesin gözüne tek tek bakarak, “Artık, burada durup yas tutmak değil, yola çıkıp tohum ve tahıl bulmak zamanıdır” diye harekete geçmeyi önerdi.
Sırasını bekler gibi, Bhsihma’nın sözlerinin sonunu bekleyen Mekala da, “Bilgiyi yayanların en iyisi olan Krishna beni bağışlasın. Her yeri saran Yüce Brahma beni bilgiyle donatsın. Mahābhārata’yı yazan büyük ermiş Vyāsa’nın önünde saygıyla eğilirim” dedikten sonra, “Ben de en kısa zamanda, hep birlikte Harappa’ya gidip, tohumluk ve tahıl alalım diyorum. Hem de hemen yarın, hep birlikte yola çıkalım,” diyorum.”
Söze, “Tamam, anlaşılan, Harappa’ya gidip, tohumluk ve tahıl almak konusunda herkes aynı fikirde; ama karşılığında ne vereceğiz? Bir şeyimiz yok ki...” diye başlayan Rishyasringa, herkesin kafasının bir kıyısında olup da bir türlü söylemeye cesaret edemediği gerçeği ortaya döküverdi.
Rishyasringa’nın ortaya koyduğu ağır gerçek, tüm mistik havayı dağıtmıştı; artık, duayı andıran konuşmalar, yaşamın somut gerçeğine odaklanmıştı. “Borçlanacağız” diye atıldı Atri: “Harappa’da pazar yerine gideceğiz, oradaki tacirlere durumu anlatıp kendilerinden tohumluk ve tahıl vermelerini, hasat zamanı ödeyeceğimizi söyleyeceğiz.”
“Borçlanma” sözüyle irkilen Dattatrey, “Borçlanmak mı? Borçlanmak ölüm demek. Nasıl borçlanabiliriz ki? Shiva aşkına, ne kadar faiz istiyorlar, biliyor musun, saygıdeğer dostum? Borçlanırsak, onlara borç ödeyebilmek için karnımızı dahi doyuramayabiliriz...”
Araya, “Başka çaremiz var mı?” diyerek giren Vibhandaka, sözü dolandırmadan sürdürdü: “Şimdiden acıktık ve yiyeceğimiz yok. Öküzlerimizin gücü henüz yerindeyken, hiç zaman yitirmeden, yollara düşüp Harappa’ya gideceğiz ve hangi tacir bize borç verirse, alıp döneceğiz. Artık ekim zamanı geldi bile...!”
Bu konuşma, yavaş yavaş tartışmaya dönüştü ve uzadı; birkaç gün süren tartışmalarda kadınlar bir an önce gidip, borç-harç, tohumluk ve tahıl almaktan yana konuşurken, erkekler “ağır borçlanmanın” tehlikesini gündeme getirip ayak sürüyorlardı. Erkeklere göre, alacakları borç tohumluk ve tahıl karşılığında bütün bir yıl çalışıp, hiçbir şey elde edemeden, yalnızca tacirleri zengin edecekler, kendilerine bir sonraki yıl için yine tohumluk dahi kalmayacak, yine borçlanmak zorunda kalacaktılar. Oysa, onlar daha önce yaşadıkları yerden uzaklaşarak bu topraklara sırf bu yüzden göçmüşlerdi; yine bu borç bezirganlarına el açmak istemiyorlardı.
Sonunda, konuşmaların beşinci gününde yine acı gerçeği herkesin suratına çarparcasına Vibhandaka gündeme getirdi: “Siz erkekler, kaç gündür burada boşuna, hiçbir çözüm getirmeden, üzerimize borç korkusu saçıyorsunuz. Ama sizin bu borç korkunuz, burada kimsenin karnını doyurmuyor; farkında mısınız, sel sonrası çalı diplerinden, çukurlardan topladığımız tahıllardan yaptığımız son yemek bugün yediğimiz lâpaydı; artık karnımızı yalnızca öküzlerimiz gibi kırlara gidip otlayarak doyurabiliriz; pişirecek bir tek tane buğdayımız, arpamız yok. Sizi bilmem, ama biz (kadınlar) bugün akşam saatlerinde yola çıkıyoruz; sabah erkenden Harappa’da oluruz, isterseniz siz burada oturup, bizi bekleyin...!”
Vibhandaka’nın uzun tiradı, tartışmaya son noktayı koymuş, kadınlardan önce erkekler ayağa kalkarak, yolculuk hazırlıklarını yapmaya başlamışlardı; kendi aralarında, “Pazarlık yaparız, o kadar yüksek faiz ödemek zorunda kalmayız” gibi teselli bazlı konuşmalarla, biraz da olsa haklılık payı çıkarmaya çalışıyorlarsa da bunu kadınların duymaması için de çok dikkatle konuşuyorlardı...
Evet, borçlanma konusunda erkekler haklıydı; ancak, “Çileciler de herkes gibi doymak ve doyurmak zorundaydılar.” Vibhandaka’nın sert gerçeği ortaya koyan konuşması her şeyi net bir şekilde açıklıyordu. Evet, borçlanmak çok ağır bir durumdu; ancak, aç kalmak daha ağırdı. Antik Hindistan’da, tahıllar en önemli değişim aracı ve aynı zamanda da gecikmeli ödemeler için standart olarak kabul ediliyordu. Bu dönemde, birçok toplumda da görüldüğü gibi ekimlik tohumlar, hasat döneminde geri ödenmek üzere borç alınıyordu ve genel kabul görmüş sistem, borç alınan tohumun iki kat olarak geri ödenmesi olarak belirlenmişti.
Görüldüğü üzere, günümüzden yaklaşık 25 yüzyıl önce, tamamen doğa gelişmelerine bağlı bir açlık riskinin tek çözümü olan gıda tohumlarının “yüksek faize karşın” borçlanma yoluyla elde edilmesinin öncülüğünü, herşeyden önce anne olarak, yaşamak ve çocuklarını da yaşamda tutabilme güdüsüyle yüklü kadınlar yapmış ve bugün de dünyanın en geniş topraklarına ve en büyük nüfusuna sahip Hindistan’nın bugünlere gelmesinin yolunu açmıştı.
Yine o günlerden bugünlere baktığımızda, nüfusun büyük bir bölümünün açlık sınırının altında gelire sahip olduğu Türkiye’de de yaşanmakta olduğunu görmemek olası değil; özellikle de açlık sınırını yukarılara taşıyan, gıda enflasyonundaki dünya üçüncülüğümüzün şampiyonluğa doğru tırmandığına tanık olduğumuz bu günlerde…
Antik Hindistan dönemlerinde, “tohum ve ürün” üzerinden düzenlenen faiz sisteminin bugünkü kökeni ise “merkez bankalarına” dayanıyor. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nda (TCMB) olduğu gibi, dünyanın bütün ülkelerinde, “Merkez bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.” Bu nedenle, merkez bankalarının temel görevi, piyasa faizinin de temelini oluşturan politika faizlerini, fiyat istikrarını korumak ve enflasyonu kontrol altında tutmak için belirlemek ve uygulamaktır. Bir başka deyişle, fiyat istikrarı, enflasyonun temel nedeni olan “arz-talep” dengesizliğini, faiz uygulamalarıyla da düzenleyerek sağlanır.
Bu nedenle, enflasyonun tırmanışını durdurmanın yolu yalnızca talebi baskılamak değil, üretimi de artırmak olmalıdır. Oysa, Türkiye'de yüksek faiz politikası, temel olarak enflasyonu düşürmeyi amaçlasa da borçlanma maliyetlerini artırarak yatırımları da yavaşlatıyor. Bir başka deyişle, yüksek faiz etkisiyle paranın maliyeti yükselip, talep baskı altına alınırken, firmaların finansman maliyetleri de yükselir ve dolayısıyla yatırımlar baskılanır, üretim düşer ve dolayısıyla arz da düşeceği için, temel ihtiyaç düzeyinde olan talep dahi fiyatların ve enflasyonun yükselmesine neden olacaktır. Bu nedenle, merkez bankaları, uyguladıkları para politikalarıyla, faizlerin düzeyini de, enflasyonu düşürdükleri düzeylere yakın belirler.
Oysa, Türkiye’deki faiz uygulamaları, arzı, talepten daha sıkı bastırdığı için, başta gıda ürünleri olmak üzere, birçok yaşamsal ürüne erişimi de zorlaştırıyor: TCMB Para Politikası Kurulu'nun, 12 Mart ve 22 Nisan'da yaptığı son iki toplantısı sonrası yapılan açıklamalarda, "Kurul, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranının yüzde 37’de sabit tutulmasına karar vermiştir. Kurul ayrıca, Merkez Bankası gecelik vadede borç verme faiz oranını yüzde 40’ta, gecelik vadede borçlanma faiz oranını ise yüzde 35,5’te sabit tutmuştur" denildi. Kısacası, TÜİK'in, "yüzde 30,87'ye düştüğünü" ilan ettiği tüketici enflasyonuna rağmen, TCMB, politika faizini yüzde 37’de, gecelik borç verme faizini yüzde 40'ta tutmaya devam ediyor. TÜİK’in, içeriği açıklanmayan ürün seti bazındaki ölçümleriyle dahi, sürekli hedeflerin üzerinde hareket eden enflasyonun, sendikaların ve Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) verileri, hedefin iki katını da aştığı görülüyor. Buna göre, TÜİK’in yüzde 30,87 olarak ölçtüğü Mart tüketici enflasyonu, ENAG verilerinde yüzde 54,62’yi buluyor. Bu durumda, TCMB’nin de, para politikasını belirlerken, TÜİK’in değil, ENAG’ın verilerini temel aldığı anlaşılıyor; çünkü, tüm dünyada da uygulandığı gibi, TCMB de, iki temel faiz oranını, var olan enflasyon oranlarının altında tutmuş oluyor.
TÜİK'in, yüzde 36,44 düzeyindeki Şubat 2026 verilerine göre dahi, gıda enflasyonunda, Arjantin ve savaşın göbeğindeki İran’ın ardından dünya genelinde üçüncü sıraya yükselen Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında ise açık ara lider konumunu sürdürüyor. Buna göre, Türkiye Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri arasında ve Avrupa’da en yakın rakibine ciddi fark atarak, gıda enflasyonunda lider konumdadır. Bu iki kategoride de, Türkiye'nin aylık gıda enflasyonu bile pek çok ülkenin yıllık enflasyonunun üzerinde bulunuyor.
Buradan bakınca, günümüzden 25 yüzyıl önce, açlık riskinin tek çözümü olan gıda tohumlarının “yüksek faize karşın” borçlanma yoluyla elde edilmesinin öncülüğünü, her şeyden önce anne olarak, yaşamak ve çocuklarını da yaşamda tutabilme güdüsüyle yüklü Hindistanlı kadınların yaptığı akla geliyor. TÜİK verileriyle dahi dünyanın en yüksek gıda enflasyonuna sahip Türkiye’de de, “açlık ve yetersiz beslenme” seslerinin giderek yükselmesine dur diyeceklerin yine anneler olacağına da kesin gözüyle bakmak yanlış olmayacaktır ve bu konuda atılacak adımların uzakta olmadığını düşünüyoruz.
