Osman Şenkul - Aristo, Platon, Çiçero, Seneca yasaklattı ama faiz yine işsizlik ve enflasyon üretiyor
Aristo, Platon, Çiçero, Seneca yasaklattı ama faiz yine işsizlik ve enflasyon üretiyor
Osman Şenkul
Bilindiği gibi, çağdaş anlamda para basımı MÖ. 700’lerde, Anadolu topraklarındaki Lidya’da başladı. Tarihteki ilk basılı paraların, Lidya Kralı Gyges ve ardından gelen Kral Kroisos (Croesus) tarafından yapıldığı ve bu paraların altın-gümüş karışımı ya da saf altın olarak basıldığı biliniyor. O dönemde Lidya bölgenin önde gelen altın üreticileri arasındaydı.
Bu dönemde, Yunan Yarımadası'nda üretilen paralar ise gümüştü; çünkü Yunanistan Yarımadası'nda altın madeni çok azdı. O dönemin Attika’sında, 1 talant gümüş, 60 minaya, 1 mina, 100 drahmiye ve 1 drahmi de 6 oboliye eşitti.
Dorlar’ın, Attika’yı ele geçirdiği (Dor istilası) bu dönemde, tahıl bazlı üretim neredeyse hiç yoktu ve bu nedenle genel olarak tahıl (buğday, arpa...) Anadolu tarafından geliyordu. Attika’da hayvancılık da çok gelişmediği için, et üretimi de oldukça sınırlıydı. Buna karşılık Attika’nın şarap ve zeytinyağı üretimi oldukça fazlaydı ve ticaret genellikle, zeytinyağı ve şarap karşılığında tahıl alınarak yapılıyordu. Yine de, bu ticarette takas değil, para kullanılıyordu. Bir başka deyişle, Attikalılar parasını ödeyip tahıl alıyor, buna karşılık parasını alıp zeytinyağı ve şarap satıyorlardı.
Para kullanımının gelişmesi ve değerlerin değişim hızının artmasıyla, “Virtue and glory follow riches” (erdem ve şeref, zenginleri takip eder) ya da, matriarkal (anaerkil) dönemden, patriarkal (ataerkil) döneme çoktan geçildiği için, “adamı para yapar / insanı para adam eder” (money makes the man) gibi sözler o zaman geliştirilmiş ve ortak metinlere geçmişti. Artık toplumsal ilişkiler, ekonomik sınıflar arasındaki mücadeleye dayanıyordu.
Bu toplumsal ilişkilerde, ağırlaşan ekonomik koşullar ve özellikle de faiz karşılığı ağır borçlanmalar/borçlandırmalar sonucunda, özellikle küçük toprak sahibi köylüler çok zor durumdaydılar. MÖ. 600’lerde, tarım üreticilerinin borçları devasa boyutlara ulaşmıştı; ürünlerinin 6’da 5’ini borç ve faiz ödemek için vermek zorunda kalıyorlardı.
Zamanla, değişim araçlarının ağırlık ve büyüklük ölçüleri artırıldı; bu da, insanlığın enflasyon ile o dönemlerde tanıştığını gösteriyor. MÖ. 508’e gelindiğinde; artık Atina, özellikle ticaret ve finans alanında diğer tüm Yunan kent devletlerinin çok önündeydi; güçlü bir finans sektörü ve faizin belirlendiği bir piyasa oluşmuştu.
Beşinci yüzyılın başında artık tüm Yunan kent devletleri kendi paralarını basmaya başlamış ve kendi faiz sistemlerini oluşturmuşlardı. Para farklılıkları nedeniyle bir de “döviz piyasası” oluşmuş ve her kentin parasının, diğer paralar karşısındaki değişim değeri bu piyasada belirlenmeye başlanmıştı.
Atina’nın güçlü ekonomisi, bu kent devletinin “baykuşlu” parasını da diğerlerine göre daha değerli kılmıştı; kent devletler arasındaki ticarette yalnızca “baykuşlu” para geçiyordu ve bu, zamanla tüm Akdeniz havzasına yayıldı. Akdeniz’e kıyısı olan tüm devletlerde değişim aracı olan tek para “Atina baykuşlusu”ydu.
Süren savaşlar ve buna karşılık artan ticaret nedeniyle, özellikle para piyasalarında tefecilerin sayısı giderek artmış ve faizler fırlamıştı. Borçlar, ticareti yapılan mal ya da emlâk karşılığında veriliyordu. Örneğin, Atina’dan Boğaziçi’ne yollanan bir malın karşılığında alınan borcun faizi, barış zamanlarında yüzde 22,5, savaş zamanında da yüzde 30’lar düzeyindeydi. Daha uzun mesafeli ve tehlikeli ticaret malının karşılığında alınan borçların faizleri yüzde 100’e kadar yükselebiliyordu.
Yunan kentlerinde mortgage kredileri çok yaygındı; özellikle ticaretin artmasıyla kentlerdeki nüfus birikiminin tırmanışa geçmesi, bir yandan konut fiyatlarını artırıyor, diğer yandan da konut kredilerinin artmasının önünü açıyordu. Birçok Yunan kentinin kredibilitesi oldukça düşüktü; öyle ki, kentin önde gelenlerinin kredibiliteleri dahi, kentin kamu borçlanmalarındaki kredibilitesine göre daha yüksekti. Bu nedenle, kent borçlanmalarında, kredibilitesi yüksek “baş faizci” (foreloaner) ya da “yüklenici” (underwriter) olarak adlandırılan vatandaşlar garantör olarak gösteriliyordu.
Genel olarak tüm Yunan filozofları, “insanları yoksullaştırdığı” için faize karşıydı. Yunan filozoflar parayı sadece değiş tokuş aracı olarak gördüler, bu yüzden de paranın kiralanması sonucu ortaya çıkan geliri reddettiler. Yoksul bir aileden gelen ve bu nedenle zenginliğe ve servete karşı olan Sokrates (MÖ 400-399), emek içermediği için ticareti, kârı ve faizi ahlâk dışı olarak gördü; ancak, emek içerdiği için zanaatçı üretimini destekledi.
Platon da Sokrates gibi, kâr ve faizi emek içermeyen haksız kazançlardan sayarak “ahlâk dışı” diye nitelendirdi ve Yasalar kitabında, “Hiç kimse kendi kardeşine faizli borç verme hakkına sahip değildir” diyerek, faizin yasaklanmasını önerdi. Platon’a göre para değişim aracıydı ve bu değişim aracını insanların kullanımı için devletin üretmesi gerekiyordu. Bu görüşünü Devlet adlı kitabında şöyle anlattı: “İnsanlarımız kendi devletimizin sınırları içinde mallarını nasıl değiş tokuş edecekler? Alım satımla paylaşacaklar. O zaman devletimizde bir de pazar yeri ve orada kullanılacak paranın bulunması gerekiyor.”
Aristoteles de, Sokrates ve hocası Platon ve başka Yunan filozofları gibi faize ahlâki açıdan yaklaştı ve kâr gibi faizi de haksız kazanç saydı. Paranın yatırım aracı olarak, parayı çekemeyeceğini savunan Aristoteles, faizi “adaletsiz” diye nitelendirdi; ancak, buna karşın, üretimin sürdürülebilmesi için “zorunluluk olarak” gördüğü kölelik statüsünü ise benimsiyordu. Aristoteles, Politika kitabında, para kazanmanın bireysel ve aile geçimine ilişkin olanını, “kabul edilebilir” diye nitelerken, ticaret üzerinden kazanılan parayı “doğadan olmadığı” için kınıyor ve şöyle diyor:
“Faizcilikten de pek çok nefret edilir ve bu nefret tamamıyla haklıdır; çünkü faiz, paranın, adına var olduğu şeyin bir ürünü değil, paranın kendisinden çıkan bir kazançtır. Para bir değiş tokuş aracı olarak bulundu; faiz ise paranın kendisindeki bir artışı gösterir. Faiz, paradan doğan para demektir; servet edinme yolları arasında, doğaya en aykırı olanıdır.”
Kısacası Aristoteles, “paranın başka para doğurmasına” karşıydı. Para, insanlığa faizle çoğaltmak için değil, takas için gerekli bir araçtı; bu nedenle, daha fazla parası olan talihli kişinin, talihsiz olduğu için parasız olanlardan “faiz” yoluyla para elde etmesini “kınıyordu.”
Daha sonra, Roma’da Marcus Tullius Cicero, Lucius Annaeus Seneca ve Marcus Porcius Cato da Yunan düşünürler gibi “faizin yasaklanması” gerektiğini destekleyen konuşmalar yaptılar, yazılar yazdılar. Özellikle Çiçero, bir kamu hukukçusu olarak, Aristoteles’in ekonomiye “doğal yasalar” bağlamındaki yaklaşımını benimsemişti. Çiçero da Aristoteles gibi, özel mülkiyetin “doğal bir hak” olduğunu ve bu nedenle, bu hakkın yasalarla korunması gerektiğini düşünüyordu. Çiçero, bu ilkeden hareketle, toplumsal dengeye zarar verdiği düşüncesiyle, ekonomik ilişkilerde “faiz” uygulamasını yasaklarken, devletin dağıtıcı ve denkleştirici rolünü yasal zemine kavuşturdu ve bu konuda bir dizi kuralın uygulanmasını sağladı.
Görüleceği gibi, Aristoteles gibi düşünürler, Çiçero gibi kamu hukukçusu ve daha birçokları, yaşadıkları dönemlerde devlet gibi kurumsal yapıları, faizin, yüksek faizin yarattığı eşitsizlik, yoksulluk ve adaletsizlik gibi sonuçlara karşı harekete geçirmek amacıyla oldukça net değerlendirmeler yapıp yazmışlar, uyarmışlar ve çoğunlukla da başarılı olmuşlardı. Bu nedenle de, o dönemlere dayanan tarihsel kayıtlar, faizin doğumundan sonra ortaya çıkan sosyal sorunlara karşı alınan önlemlerin genellikle “yasaklama” ya da belirli koşullar kapsamında “sınırlama” temelli önlemler olduğunu gösteriyor.
Ancak, söz konusu dönemin yaklaşık 25 yüzyıl ardından, Türkiye’de giderek ağırlaşan koşulların etkenlerinden biri olduğu açık şekilde ilan edilen faiz ile ilgili ise önemli bir “önleyici adım” atılmış olmadığı ortada. Aristoteles’in o dönemde, “servet edinme yolları arasında, doğaya en aykırı olanıdır” diye tanımladığı faizi, hâlâ “enflasyondan kurtuluş yolu” gibi gösteren mevcut hükümetin ekonomi yönetimi, bu politikalarla neredeyse yeryüzünün en yüksek gıda enflasyonuna ulaşmanın yolunu açmaktan pek geri duracak gibi görünmüyor.
Oysa günümüz ekonomistlerinin de her zaman ortaya koydukları gibi; yüksek faiz, borçlanma maliyetlerini artırarak, şirket kârlılıklarını baskılayarak ve risksiz getiri alternatifini güçlendirerek reel sektör yatırımlarını doğrudan baltalıyor. Ekonomide faiz oranlarının yükselmesi, sermayenin üretim alanlarından çekilmesine ve büyümenin yavaşlamasına neden oluyor. Yeni fabrika, makine veya teknoloji yatırımı yapmak isteyen şirketler için, “TÜİK enflasyonu”nun dahi oldukça üzerinde olan yüksek kredi faizleri nedeniyle, yatırım projelerinin borçlanma maliyetinin, projenin gelecekte getireceği tahmini kârı aşacağını ortaya koyması, temel cayma nedenleri arasında sayılıyor. Bu nedenle, birçok yatırımcı, yeni bir iş kurmanın getireceği risk ve stres yerine, oturduğu yerden garanti faiz geliri elde etmenin cazibesine kapılmaktan kaçınamıyor. Bu yetmiyor gibi, mevcut borçları olan şirketlerin de faiz giderleri katlanıyor. Bu durum net kâr marjlarını daraltıyor.
Ayrıca, yüksek faiz ortamında şirketlerin gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değeri düşüyor, borsanın cazibesini yitirmesiyle şirketler, halka arz yoluyla ucuz ve kitlesel sermaye bulma olanağından yararlanamıyorlar. Böylesi durumlarda şirketler üretim yapamazlar ve buna bağlı olarak da, yüksek faizle talebi daraltmaya çalışanlar, aslında arzı da baltalamış olurlar ve bu nedenle de enflasyon bir türlü frenlenemez. Tüm bunlara, kâğıt üstünde dahi, yüzde 8,2 düzeyine tırmanan dar tanımlı işsizlik yanında, geniş tanımlı (atıl) işsizliğin de yüzde 30,1'e ulaşması, yüksek faizin zaten olabildiğince bastırdığı talebi, gıda ürünlerinde dahi yerle bir etti. Herkesin de gördüğü-tanık olduğu gibi, sendikaların ve akademisyenlerin uyarılarına karşın yaşanan tüm bu gelişmeler, kamunun faiz ödemelerine, hasta garantili hastanelere, geçiş garantili köprü ve otoyollara akıttığı vergi gelirlerinin yokluğunda gerçekleşiyor.
Bugünden 25 yüzyıl geriye bakıldığında, “Bize de bugün; Aristoteles, Sokrates, Çiçero, Seneca, Platon etkisinde düşünürler ve kamu hukukçuları mı gerekiyor?” sorusu akla geliyor.
