19 Haziran 2026

Osman Şenkul - Antik dönemde de yoksullaştıran faiz, işsizlikten enflasyona tüm olumsuzlukların nedeni...

osman-senkul-antik-donemde-de-yoksullastiran-faiz-issizlikten-enflasyona

Antik dönemde de yoksullaştıran faiz, işsizlikten enflasyona tüm olumsuzlukların nedeni...

Osman Şenkul

Para, ardından “devlet”i sürükleyerek insanlığın yaşamına girdi ama kısa sürede, bir değişim değeri olarak onun da bir fiyatı olması gerektiği anlaşıldı. Bir başka deyişle, para varsa, onun fiyatı olan “faiz” de olması gerekiyordu. Faizin organize bir şekilde ekonomik ilişkilerin içine girdiği Orta Çağ dönemlerinde, elde ettikleri büyük kazançları kasalarında, keselerinde, yastıklarının altında tutmak yerine “rant” elde etme fikrine kapılan büyük tüccarlar paralarını yüksek faizle zor duruma düşen soylulara veriyorlardı.

Bu yolla, büyük faiz gelirleri elde etmeye başlamışlar ve her şeyden önemlisi de, ödeme günü gelip çattığında, çoğunlukla ödemeyi yapamayınca da elde avuçta ne varsa tacirlere veriyor, daha da mülksüzleşiyorlardı. Zamanın egemenleri sayılan ruhani liderler ve din adamlarıyla da çıkar ilişkisine giren bu büyük tacirler, işi daha da büyütüp birer “mal taciri”nden çok “para taciri” durumuna gelmişlerdi.

Her ne kadar faizin organize bir şekilde ekonomik yaşamın içine girmesi Orta Çağ'ın karanlıklarına uzansa da, ortaya çıkışı elbette hemen hemen para kadar eskiye dayanır. Bu nedenle, faizin başlangıcı, Orta Çağ karardıklarından çok daha öncesine, Lydialıların “para”yı bulmalarından kısa bir süre sonrasına dayanır. Dolayısıyla, neredeyse, “para” ile “faiz"i yaşıt olarak kabul etmek doğru olacaktır.

Bu dönem, insanlığın artık Olympos Dağı’nın tepesindeki tanrılardan çok, her şeye “gücü” yetmeye başlayan “para”ya daha çok inanmaya başladığı dönemdir. O çağlarda yaşamış bir Ege’linin, taş tabletlere kazınmış deyimiyle: “Artık, çok akçesi olanın, tanrılara fazla umut bağlamasına gerek yoktu. Parayla dilediği her şeye kavuşabilirdi.”

İşte böyle bir dönemde, ticaret merkezlerinden Milas’ın tam karşısına düşen Ege Adası Samos’ta da (Sisam) artık egemen güç “para” olmuştu. Herkes, her işi parayla yapıyordu. Bir başka deyişle, “para” Samos halkının her şeyi olmuştu. Öyle ki, burada “tam konvertibilite” vardı. Lydialıların parasından sonra, Babil’in “talant” denilen ve her biri 34 kiloluk tunç bloklardan oluşan ağır paraları da Samos’ta kullanılıyordu.

Ağırlığı nedeniyle, dolaşımda istenilen pratikliği sağlayamadığı için daha çok saklamak (yatırım yapmak) üzere kullanılan, Babil paralarının Ege’deki, Batı Anadolu ve yakın çevresindeki uygarlıkların ürettiği paraların Samos’ta açmayacakları kapı kalmamıştı.

Samos halkının arasında biri vardı ki, paranın tam anlamıyla “patronu” olmuştu: Polikratis. Samoslu Polikratis, işe başladığında elinde çok az para vardı. Bu paralarla 40 kadar köle edinen Polikratis, bu köleleri kurduğu atölyesinde çalıştırarak büyük bir servet edindi. Bu servetine servet katmak yerine tanrıların himayesinde sayılan soyluları kendisine borçlandırmaya başladı.

Soylular, her ne kadar hâlâ ilahi gücün kendilerinde olduğunu söylüyorlarsa da, her şeyi “para” ile yapmaya başlayan Samos halkından, Samos’un büyük bölümünü eline geçirmiş olan Polikratis’ten, “para”sız bir şey alamıyorlardı. Bunun için de çaresiz, “para”nın patronu Polikratis’e başvuruyorlardı. Ve Polikratis’in serveti hızla büyüdü ve “para”nın yanı sıra tüm Samos’un da hâkimi oldu. “Para”nın ve Samos’un böyle birinin egemenliğine girmesinden sonra artık elinde biraz parası olanlar bile yoksullaşmaya başladılar.

“Polikratis’in yüzüğü” bugün de mutluluktaki suçluluk duygusunu betimleyen bir metafor olarak kullanılıyor. Ünlü “Matematik babası Pisagoras (Pisagor)” ile de çağdaş olan Polikratis, türlü “para” oyunlarıyla, Samosluların paralarını bitiriyor, borçlandırıyor ve insanların özgürlüklerine karşılık borç dahi veriyordu. Samos halkı, Polikratis’ten çok çekmiş olacak ki, bir de söylence uydurmuşlardı. Bu söylenceye göre, Polikratis, para oyunlarıyla büyük bir hızla kavuştuğu büyük servetin bir gün birden bire elinden gideceği korkusuyla tanrılara çok büyük bir adak yapmak ister. Yapacağı adak öyle büyük olmalıydı ki, onun kaybı kendisine büyük ıstırap vermeliydi.

Sonunda bunu bulur; hazinesinin en değerli parçası, çok sevdiği yüzüğünü tanrılara adayacaktır. Ticaretin gelişmesinde ve dolayısıyla servetinin büyümesinde çok şey borçlu olduğunu düşündüğü denize ve denizin tanrılarına adak olarak bu yüzüğünü denize atmıştı. Ancak, deniz ve tanrıları onun bu kötülüklerine öyle kızmıştı ki, hediyeyi kabul etmedi. Polikratis’in büyük bir törenle denize attığı yüzüğü, ertesi gün bir balıkçının yakalayıp sarayına getirdiği bir balığın karnından çıkmıştı.

Polikratis giderek tarihin derinliklerine gömüldü ama ardında binlerce yıl ekonominin temelini oluşturacak bir şey bırakmıştı. Polikratis’in başlattığı “para borçlanması” artık tüm Ege’de kent ve ada devletlerinde yapılıyordu; hem de paranın fiyatına “faiz” eklenerek yapılıyordu. Paralarını küpte tutmak istemeyen zenginler, paralarını egemenlikleri yıkılan soyluların iflas etmiş torunlarına faizli borç olarak veriyorlardı. Artık, Milas’ta, Ephesos’ta, Atina’da, gücünü tanrıdan alan soylu egemenliği bitmiş, yerine gücünü “para”dan alan tacirlerin egemenliği başlamıştı.

Durum böyle olunca, insanların yaşam tarzı da değişmişti. Artık insanların toplanma yerleri tapınaklar, dinsel adak yerleri olan aharlar, manastırlar olmaktan çıkmış, kentlerin, kasabaların en işlek yerleri olan agoralar (pazar meydanları) olmuştu. Haberler buradan öğreniliyordu. Buralardan yayılan haberlerin nitelikleri de değişmişti.

Eskisi gibi, “Persler binlerce kişilik bir ordu ile Pamphilia üzerine yürüyormuş”, “Spartalılar yine Attika’ya karşı saldırıya geçmişler” haberlerin yerini ekonomi haberleri almıştı: “Pers kralı 10 bin dareikos (Pers para birimi) harcayarak yeni bir ordu kuruyormuş; çok kılıç ve kumaş satın alacak”, “Mısır’da kuraklık olmuş, buğday azalacak”. “Ephesos’tan bir gemi dolusu şarap gelmiş ama öncekilere göre daha pahalı.

Toplumsal yaşam bu noktaya geldikten sonra, yasalar da buna göre biçimlenmeye başlamıştı. Artık, daha önceden olduğu gibi, tüccar, demirci yasalar karşısında “bir hiç” değildi. Yasalar onların haklarını da koruyordu. Bir kimse bir başkasından borç aldıysa, “faiziyle birlikte” ödemek zorundaydı. Böylece, günümüze kadar uzanan ve artık karmaşık bir yapı alan “faiz” eski tarihte ilk kez Ege uygarlıklarında bir “yasa”ya kavuşmuştu.

Evet, devletle yaşıt olan para zamanla faizine de kavuşmuş; yaşı oldukça ilerleyen devlet de faizin yasal altyapısını oluşturdu. Doğal olarak, faiz de yasal altyapısının verdiği destekle yaşamın her alanına sızdı ve parayı her platformda kontrol edecek kadar güçlendi. En devinden en küçüğüne, tüm devletlerde, nasıl halkın temsil gücünü elinde bulunduran parlamentolar varsa, paranın temsil gücüne sahip merkez bankaları da yerini aldı. Elbette, paranın parlamentoları olan merkez bankaları, bulundukları ülke, temsil ettikleri bölge ve hatta bazen tüm dünyada parayı kontrol edebilir duruma yükseldiler.

Buraya kadar, paranın ve dolayısıyla da faizin, doğal hallerine dayanan gelişmesini görmüş olsak da, çoğunlukla doğrudan günlük yaşamımıza yansıyan pozitif ya da negatif etkileriyle, hemen her zaman karşı karşıya kaldığımız da ortadadır. Paranın parlamentoları olan merkez bankaları, normalde yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki ekonomik gelişmelere bağlı olarak almaları gereken faiz kararlarını, bazen devlet egemenlerinin etkileriyle aldıklarını biliyoruz. Böylesi ülkelerde de, doğal olarak para-faiz kararları, temel koşullar yerine, yönlendirmelerle alındıkları için, aynı sınırlar içinde yaşayanların büyük çoğunluğu da olumsuz etkileniyor.

Tıpkı, Türkiye’de geçen beş yıl içinde yaşananlar gibi; Türkiye’nin Eylül 2021’de başlattığı faiz indirimleri Şubat 2023’te, yüzde 8,5 seviyesinde durdu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in göreve gelmesinin ardından sert bir politika değişikliği ile, hızlı faizi artırımı  dönemine girildi ve politika faizi yedi ayda yüzde 42,5’e yükseldi. Bu süreçte, döviz ve enflasyonda da tarihi rekorlar kırıldı. Faiz indirimlerinin başladığı Eylül 2021’de 8,63 lira olan dolar 29,19 liraya, yüzde 19,58 olan enflasyon da yüzde 64,27’ye tırmandı. Elbette, bu gelişmenin ilk yansıması da, enerjiden, hammaddeye ve sanayi ürünlerine, birçok ürünün fiyatını erişilemeyecek düzeylere tırmandırırken, maaş ve ücretleri de fiilen eriterek, yoksulluğu geniş bir tabana yayarken, paranın ve dolayısıyla faizin sahiplerinin bulunduğu zirve de sivrilerek ve büyük bir hızla tırmandı.

Her şeyden önce, yüksek faiz ve dolayısıyla neden olduğu finansman sıkıntılarının, Türkiye imalat sanayisinde işletme sermayesini tüketerek üretimin, yatırımların ve rekabet gücünün doğrudan daralmasına neden olduğu ortada. Enflasyonla mücadele kapsamında uygulandığı söylenen sıkı para politikası, finansman maliyetlerini rekor seviyelere çıkarttığı için, sanayi çarklarının yavaşlamasında en belirgin etken haline gelen yüksek faiz, üretimi daralttığı için, dolaylı olarak da olsa, arzı baskılayarak enflasyonu körükleyen bir yapıya dönüşüyor. Bu nedenle, TÜİK verilerine göre dahi yüzde 30’un altına çekilemeyen enflasyon, ENAG gibi bağımsız kuruma göre yüzde 53’ün de üzerinde seyrediyor.

Bu nedenle, ticari kredi faizlerinin yıllık yüzde 50 bandını aşması nedeniyle, sanayiciler bankalardan kredi alamadıkları için, nakit akışı sıkışan piyasada stok devir hızları düştü, ticari alacak vadeleri uzadığı için de tahsilat riskleri arttı; dolayısıyla da, KOBİ'ler başta olmak üzere birçok işletme nakit yaratamadığı için ciddi finansal risk altına girdi. Dolayısıyla, şirketler faaliyet karlarının yüzde 90’ını ve bazı durumlarda tamamını borç ve finansman giderlerine harcamak zorunda kalıyor. Elbette, böylesi gelişmeler ortaya çıktıkça da sermayenin üretimden çekilerek yüksek getirili rantiye ve mevduat alanlarına kaymasına yol açıyor. Böylesi durumlarda da, ekonomi genel olarak iç tüketim odaklı büyümeye devam etse de, sanayi üretimi bu büyümeye eşlik edemeyerek daralıyor. Özellikle yüksek faize hassas olan dayanıklı tüketim malı imalatı, otomotiv ve mobilya gibi sektörlerde sert üretim düşüşleri oluşuyor. Ayrıca, ortaya çıkan, "yüksek faiz - düşük kur" sarmalı da özellikle tekstil, hazır giyim ve deri gibi emek yoğun ihracatçı sektörleri vuruyor ve bu duruma düşen onlarca şirket, kapılarını kapatıp, yüksek faiz sorununun yaşanmadığı Mısır’a göçüyor. Yüksek faiz etkisiyle, döviz kurunun enflasyonun gerisinde kalmasıyla ihracatta rekabet gücü de eridiği için, siparişler azalıyor ve dolayısıyla üretim kapasiteleri düşüyor.

Dolayısıyla, sanayide yeni makine, teçhizat ya da fabrika yatırımları yüksek borçlanma maliyetleri nedeniyle askıya alınıyor; sermaye malları üretimindeki ve kapasite kullanım oranlarındaki dalgalanmaların da etkisiyle ortaya çıkan finansman darboğazını aşamayan, borç yapılandırması yapamayan sanayi şirketlerinde ve KOBİ'lerde konkordato ilanları ve iflas süreçleri hız kazanıyor. Sanayide yaşanan bu finansal sıkışma ve üretimdeki yavaşlama, istihdam piyasasında son yılların en büyük iş gücü kayıplarından birine yol açarken, ihracat pazarlarında da küresel pazar payının kalıcı olarak kaybedilmesi riskini doğurdu. Özetle; yüksek faiz ve kredi kısıtları enflasyonu baskılamayı hedeflerken, reel sektörün üretim ve arz kapasitesini sınırlayarak sanayide yapısal bir durgunluk (stagflasyon) riski yaratıyor; bu da geniş bir işsizlik yaratıyor.

Yüksek faiz ve yarattığı finansman krizi nedeniyle, sanayi sektöründeki ücretli çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 2,4 dolayında azaldı ve imalat sanayideki toplam istihdam son dönemlerin en düşük düzeylerine geriledi. Özellikle, yüksek maliyet ve sipariş kayıplarından en çok etkilenen emek yoğun sektörler tekstil ve hazır giyimde, son üç yılda toplam istihdam kaybı 380 bin kişiyi aştı. Sanayide işini kaybeden veya yeni iş bulamayan iş gücü, daha döngüsel ve görece daha düşük katma değerli olan hizmet, ticaret ve inşaat sektörlerine kaydı. Ayrıca, sanayi tesislerinin Ar-Ge, üretim ve yatırım bütçelerini kısması, mühendisler ve teknik uzmanlar üzerindeki ücret baskısını da artırdı. Mühendislik, bilişim ve üretim yönetimi mezunları arasında yurt dışına beyin göçü hız kazanmış, bu durum sanayinin gelecekteki teknolojik kapasitesini tehdit eder hale geldi.

Bu gelişmelerin etkisiyle, Türkiye'nin dünya hazır giyim ticaretindeki payı 35 yıl sonra ilk kez yüzde 3'ün altına ve Avrupa Birliği (AB) pazarındaki payı da uzun bir aradan sonra yüzde 5'in altına düştü. Dolayısıyla, Türkiye'nin pahalı kalması nedeniyle küresel markalar siparişlerini Mısır, Bangladeş, Hindistan ve Vietnam gibi iş gücü maliyetinin çok daha düşük olduğu ülkelere kaydırdı. Ayrıca, Türkiye'nin ihracat lokomotifi olan otomotiv ile makine ve ekipman imalatı sektörlerinde de üretim maliyetlerinin artması ve ana pazarlardaki (özellikle Avrupa) talep dalgalanmaları nedeniyle hem istihdam hem de ihracat ivmesi zayıfladı.

Görüleceği gibi, enflasyonu düşürmek için, talebi daraltmak amacıyla yükseltilen faiz, talep yerine, yükseltilmesi gereken arzı daraltarak, enflasyonu artırmış oldu. Oysa, talep zaten, ücretlerin baskılanmasıyla düşürülürken, yükselerek fiyatların baskılanmasını sağlayan arzın daha da daraltılması, enflasyonla mücadeleyi, “üretimle mücadele”ye dönüştürmüş oldu.

Buradan da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de öteden beri olduğu gibi, bugün de, düzeltme amaçlı bir adımın, tam tersi etkiler yarattığını görüyoruz; tıpkı eski zamanlarda yaşandığı gibi.

Nasreddin Hoca fıkralarının en ünlülerinden biridir; Hoca komşusunun kazanını ödünç almıştır. Komşusunun Hoca’ya yardım etmek dışında bir beklentisi yoktur; kazanının da aynı şekilde geri dönmesi yeterlidir. Hoca, komşusuna kazanın yanında küçük bir tencere geri getirmiş, “Komşu, senin kazan doğurdu,” demiştir. Bunu sevinçle kabul eden komşu, ödünç verenden borç verene dönüşür. Bilmesi gereken diğer gerçeği, takip eden alışverişlerinde Hoca, komşusuna öğretecektir.

Hoca’nın ödünç aldığı kazanı hangi amaçla kullandığını bilmiyoruz; fıkra bu. Belki aşevi işletiyordu, belki evdeki kişisel kullanımı için istedi, ama burası önemlidir. Eğer Hoca aşevi için kullanmışsa, kazan basit bir gereç olmaktan çıkıp sermayeye dönüşmüştür. Kazanı geri istemeye gelen komşusuna “senin kazan öldü” diyen Hoca komşuyu borç veren olmaktan çıkarıp risk alan bir yatırımcı ortağa dönüştürmüştür: Kazanın doğurduğuna inanıyorsan, öldüğüne neden inanmayacaksın?

 

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.