Osman Şenkul - ABD’den SWAP desteği seçim öncesi ekonomiye ilaç olacak mı?
ABD’den SWAP desteği seçim öncesi ekonomiye ilaç olacak mı?
Osman Şenkul
Türkiye’de son dönemde iç politika, “mutlak butlan” ve buna bağlı gelişmeler başta olmak üzere, oldukça hareketli günler geçirirken, Ortadoğu’da geniş bir coğrafyaya yayılan bir savaşı tetikleyen ABD’nin aynı zamanda bölge temsilcisi olan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önermesiyle yükselen tartışmaların gölgesindeki dış politika da giderek belirsizleşiyor. Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’ı görüyor.”
Buradan bakınca, ilk akla gelen elbette, dünyanın en büyük ekonomisinin temsilcisinin Türkiye’yi 100 yıl öncesine döndürme işaretini verdiği anda, iç politikadaki sarsıntıları geriye atıp bir araya gelerek, böyle bir yakıştırmanın sözünün dahi edilmesine, hep birlikte karşı durulacağını göstermek olacaktır.
Ancak, bu konuda ilk sözü söylemesi gerektiği düşünülen hükümet tarafından bir ses çıkmadığı gibi, muhalefet tarafından da güçlü sesler yükseltmek bir yana, iç çekişmelerin etkisiyle, oldukça cılız sesler dışında bir karşı çıkış, ayağa kalkış gibi bir tepki görülmedi. Daha da önemlisi, kamuoyunda da, birkaç cılız ses dışında ciddi bir karşı çıkış yaşanmadı. Bırakın bu sözlere karşı çıkmayı, uzun zamandır İran’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı bombalayan, çocuk, yaşlı demeden, binlerce insanın ölümüne neden olan İsrail’e karşı dahi, net bir uyarı yapılmadığı gibi, en azından bu ülkenin hâmisi konumundaki ABD yönetimine de, bu durumun kabul edilemeyeceğine ilişkin kararlılığı gösterecek ölçüde bir ses çıkarılmadı.
Bu ve daha birçok konuda neden sessiz kalınır diye düşünülürken, önde gelen haber ajanslarından Bloomberg’in yayınladığı haberin hafif de olsa bulutları biraz dağıttığını söyleyebiliriz. ABD'nin Türkiye'ye SWAP (takas) desteği vereceği iddiasını ortaya koyan haber, Jefferies International stratejisti Durukal Gün'ün yayımladığı analize dayanıyor. Buna göre, ABD yönetiminin, Türkiye'deki seçimler öncesinde döviz rezervlerini güçlendirmek için Arjantin modeline benzer bir dolar SWAP hattı veya Hazine desteği sunabileceği belirtiliyor.
Bu senaryonun öne çıkan detaylarına ve piyasadaki yansımalarına bakınca, söz konusu analizde ABD Hazine Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıllarda Arjantin Merkez Bankası ile hayata geçirdiği 20 milyar dolarlık döviz takas çerçevesinin, Türkiye için de rasyonel bir koruma kalkanı olabileceği ifade ediliyor. Dolayısıyla, olası bir SWAP anlaşmasının Türkiye'nin beş yıllık kredi risk primini (CDS) düşüreceği, Türk Lirası üzerindeki değer kaybı baskısını hafifleteceği ve dolarizasyon eğilimini caydıracağı öngörülüyor. Özellikle risk priminin düşürülmesi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in borç bulma turlarını da daha verimli hale getirebilecek elbette; çünkü şu sıralarda yüksek risk primi nedeniyle çok yüksek faizle alınabilen, hatta bazen hiç alınamayan borçlar çoğalacak, aynı zamanda, neredeyse yarısından fazlasının bu faizlere aktarıldığı halkın ödediği vergilerden bir bölümü de cepte kalabilecek. ABD Başkanı Donald Trump’a dayandırılan bu destek hayata geçerse, bunun genellikle ABD Hazine Bakanlığı'nın Döviz İstikrar Fonu (ESF) üzerinden sağlanan siyasi ve teminatlı bir mekanizma olması bekleniyor.
Söz konusu haberin yayınlanması ve ona bağlı değerlendirmelerin yapıldığı sıralarda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yurt dışındaki Türk vatandaşlarına ve uluslararası yatırımcılara seslenerek yurt dışındaki döviz, altın ve benzeri varlıkların Türkiye’ye getirilmesi çağrısı yaptı. Türkiye’ye yerleşen veya bu varlıkları ülkeye getiren kişilere yurt dışı kaynaklı gelirleri için 20 yıl boyunca vergi muafiyeti tanınacağı duyuruldu. Buna göre, yurt dışından getirilen ve Türkiye’de değerlendirilen varlıklar ile Türkiye’ye yerleşen gurbetçi ve yabancıların yurt dışı kaynaklı kazançları 20 yıl boyunca vergi dışı bırakılacak. Ayrıca, yurt dışında şirketlerini işleten uluslararası firmaların operasyonlarını Türkiye'ye taşıması durumunda kurum kazançlarında da esneklik sağlanacak ve bildirilen varlıklar için vergi incelemesi veya vergi tarhiyatı yapılmayacak.
Gelelim, hem de ana muhalefetin oldukça sarsıldığı bir dönemde birdenbire ortaya çıkan SWAP önerisine; bu öneriye ilişkin haberin hemen ardından yapılan değerlendirmelerde, olası bir erken seçime dikkat çekilirken, Türkiye'de gelir dağılımının yüksek eşitsizlik seyrini korumakta olduğunun, yoksulluğun da temel bir ekonomik problem olmaya devam ettiğinin altı çizildi. Buna göre; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri dahi, toplam gelirin neredeyse yarısının (yüzde 48,1) en zengin yüzde 20'lik kesim tarafından alındığını gösteriyor ve dolayısıyla, nüfusun önemli bir bölümü asgari standartları karşılamakta zorlanıyor. Birçok uzmana göre, eşitsizliğin oldukça ağır olduğunu gösteren bu veriler dahi, ülkedeki gerçek gelir eşitsizliğini göstermiyor; uzmanlar, geçen Mayıs itibarıyla yıllık enflasyonun aynı TÜİK’e göre yüzde 32,61 ve ENAG’a göre yüzde 53,13 düzeyinde olduğuna dikkat çekiyor.
Ayrıca, gelir eşitsizliğini ölçen ve 0 ile 1 arasında değer alan Gini katsayısı 0,410 olarak tahmin ediliyor. Katsayının 1'e yaklaşması eşitsizliğin arttığını gösteriyor ve dolayısıyla Türkiye’nin söz konusu skoru, Avrupa ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeleri arasında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke olduğunu gösteriyor. Üstelik, Türkiye'de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir kişi geliri 332.882 TL seviyesine ulaşmış olsa da, yüksek enflasyon alım gücünü etkilemeye devam ediyor. Daha da önemlisi, bu veri de Türkiye’deki kişi başına yıllık gelirin 7.189 dolar düzeyinde olduğunu, Dünya Bankası ve IMF’ye göre de, Türkiye’nin dünya genelinde de 100 ile 110 arasında bir sırada olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu verilere göre, Türkiye’de nüfusun önemli bir kısmı temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor, beklenmedik harcamaları yapamıyor ve ısınma gibi temel konularda dahi yoksulluk yaşıyor.
Türkiye'de çalışanların yaklaşık yüzde 50'si doğrudan asgari ücret alırken, yüzde 60'tan fazlası da, asgari ücret ve buna çok yakın bir seviyede (asgari ücretin %110'u ve altı) çalışıyor. Yine aynı veriler, üniversite mezunlarının işe başlangıç ücretlerinin asgari ücrete veya asgari ücretin çok az üzerine sıkışması, eğitimli nüfus içindeki "göreli yoksulluk" hissini en çok tetikleyen unsur olarak kabul ediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına göre bir kişinin çalışmasına rağmen yoksul olması, işgücü piyasasındaki yapısal bozukluklara işaret ediyor. Türkiye’de çalışan yoksulların en büyük hayatta kalma mekanizması kredi kartları ve kredili mevduat hesapları olarak öne çıkıyor.
Türkiye’de giderek tırmanan yoksulluk ve ekonomik eşitsizliği gösteren bu oldukça ağır ekonomik durumdan, geçici de olsa, toparlanmayı destekleyeceği belirtilen SWAP desteğine ilişkin gelişmeler sürerken, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Çin'in "sivil-asker füzyon" stratejisine destek verdiği ve Çin ordusuyla bağlantılı olduğu iddiasıyla elektrikli araç üreticisi BYD'nin resmî kara listeye alındığını açıkladı.
Oldukça dikkat çekici bir şekilde, bu gelişmelerin hemen ardından, BYD de, Türkiye’de yapmayı planladığı fabrika yatırımını askıya aldı. BBC Türkçe'nin aktardığı orijinal anlaşmaya göre, şirket Manisa'da yıllık 150 bin araç kapasiteli tesis kurmayı planlıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile BYD arasında, 2024 yılının Temmuz ayında 1 milyar dolarlık yatırım anlaşması imzalanmıştı.
Ancak, ABD’nin Türkiye’ye SWAP desteğine ilişkin haberin ve bundan yalnızca bir-iki gün sonra da BYD’nin Çin ordusuyla bağlantılı olduğu iddiasının ardından, BYD birden bire Türkiye yatırımından vazgeçtiğini açıkladı.
Reuters Haber Ajansı'na konuşan BYD Başkan Yardımcısı Stealle Li, BYD'nin Türkiye'deki fabrikayı inşa etmeye başlamadığını ve planın askıya alındığını belirtti ve "Şu anda bir numaralı önceliğimiz Macaristan. İkinci önceliğimiz ise Avrupa'da ikinci bir üretim tesisi bulmaya odaklanmak olacak" dedi. BYD’nin bu kararı, bir yandan ABD’nin bir tür baskısını yansıtıyor olsa da, şirketin bu kararı almasında Türkiye’deki istikrarsız ortamın da büyük etkisi olduğu ortada.
Görünen o ki, Trump yönetiminin küresel düzeyde uygulamaya başladığı yüksek gümrük tarifeleri programında, yüzde 60 ile en ağırını uyguladığı Çin’i, Türkiye’de durdurmayı da başardı. Birçok dış politika uzmanına göre Trump, ABD'nin bölgesel çıkarları doğrultusunda yönlendirmek amacıyla doğrudan "ekonomik tehdit ve yaptırım" kartını stratejik bir kaldıraç olarak kullandığı ortada.
Bu politikaların, askeri ve siyasi kriz noktalarında (Suriye operasyonları, S-400 alımı, bölgesel ittifaklar) Türkiye’nin kararlarını etkilemek için doğrudan Türk ekonomisinin finansal kırılganlıklarını hedef alacak şekilde kurgulandığı izlenimlerini de veriyor ve bu son gelişmeler de bunun kanıtı olarak gösteriliyor. Özellikle son dönemde yükselen yatırım ve ticaret kısıtlamalarında, Türkiye’nin kırılgan ekonomisi üzerinde döviz kuru ve yüksek CDS nedeniyle de faiz baskıları oldukça etkili olabiliyor.
Küresel ticaret savaşları kapsamında Türkiye’nin stratejik ihraç ürünlerine ek vergiler getirmek, finansal yaptırım tehditleriyle Türkiye'yi Rusya veya İran gibi bölgesel aktörlerle iş birliğinden uzaklaştırmak gibi örnekler de ortada.
Trump, 2018’deki Rahip Brunson krizi sırasında, Türkiye’den ithal edilen çelik vergisini yüzde 50’ye, alüminyum vergisini yüzde 20’ye çıkardı. Bu hamle Türk lirasında ciddi bir değer kaybına (kur şokuna) yol açtı. Ayrıca, 2019 yılında, bazı ürünlerin ABD'ye gümrüksüz girmesini sağlayan Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (GTS) Programı kapsamından Türkiye çıkarıldı. Yine aynı dönemde, Türkiye'nin Suriye'deki askeri operasyonunu durdurmak amacıyla çelik vergileri yeniden yüzde 50'ye yükseltildi, 100 milyar dolarlık ticaret anlaşması müzakereleri durduruldu ve bazı bankalara varlık dondurma yaptırımı uygulandı.
Türkiye’ye “SWAP iyiliği” yapacağına ilişkin haberlerin yükseldiği bu dönemde, Trump'ın tüm ithal ürünlere genel bir gümrük vergisi (evrensel tarife) getirme planı, Türkiye'nin ABD'ye olan tekstil, otomotiv ve makine ihracatını zorlaştırabilir. Trump ayrıca, SWAP kartını kullanarak, süren “İran savaşı”nın da etkisiyle, Türkiye'nin bölgedeki enerji ve ticaret ilişkilerini sınırlaması için Türk bankalarına ve şirketlerine yönelik ikincil yaptırım tehditlerini öne çıkarabilir.
Her ne kadar, ilk bakışta Türkiye için olumlu bir gelişme izlenimi veren SWAP adımı, “finansal bir can simidi” gibi görünse de, ABD'nin geçmişte Arjantin'e sağladığı 20 milyar dolarlık mekanizmada uyguladığı gibi, benzer bir SWAP hattının açılması Türkiye'nin döviz rezervlerini güçlendirebilir ve piyasa güvenini artırabilir; ancak, bu durumun Türkiye'yi ABD'nin finansal kontrolüne daha açık hale getireceği de açıktır.
Türkiye’nin uluslararası piyasalardan ancak yüksek faizlerle borçlanabildiği, bu nedenle de kamu faiz ödemelerinin eğitimden, sağlığa, birçok kamu hizmetine yapılan harcamaları büyük ölçüde aştığı günümüz koşullarında kurtarıcı gibi sunulmaya çalışılan Trump'ın bu olası SWAP anlaşmasının neleri götürebileceğine ilişkin öngörüler de büyük önem taşıyor.
Özellikle ekonomi/politika alanında birçok analistin de üzerinde durduğu gibi, finansal piyasalarda kalıcı istikrar için önemli bir gelişme gibi görünen bu adımın arka plandaki koşullarının netleşmesi de büyük önem taşıyor. Örneğin, Tom Barrack tarafından da farklı zamanlarda gündeme getirilen Suriye'nin kuzeyine ilişkin öngörüler, Doğu Akdeniz'deki enerji politikaları ve İbrahim Anlaşmaları gibi Orta Doğu'daki kritik bölgesel dosyalarda Türkiye'nin ABD politikalarıyla tam uyumlu hareket etmesini sağlayacak adımlar olarak dayatılabilir.
Ayrıca, Trump yönetimi, yaptırımların delinmesini önlemek ya da Türkiye'nin Rusya ve Çin ile olan askeri-ekonomik ilişkilerini zayıflatmak amacıyla da SWAP olanağını önemli bir denetim aracı haline getirebilir; çünkü, çok iyi ve işe yarar şekilde işlemeye başlayan SWAP olanağı, yine ABD’nin bir işaretiyle ortadan kalkabilir; bu nedenle, bu Demokles’in kılıcı gibi sürekli tepede tutularak, olabilecek her türlü “politik yaptırımda” kullanılabilir. Böyle bir anlaşma sağlandıktan sonra, Türkiye'nin ABD çıkarlarına ters düşen bir adım atması halinde SWAP hattının aniden askıya alınması tehdidi (tıpkı geçmişteki Brunson krizindeki gümrük vergisi ve tweet şokları gibi) Türk Lirası üzerinde devalüasyon baskısı yaratmak için kullanılabilir.
Bloomberg'in konuya ilişkin analizlerine göre bu adımın Türkiye'deki seçimler öncesinde atılması rasyonel bir senaryo olarak öne çıkıyor. Buna göre Trump, ekonomide sahte bir rahatlama yaratarak iç siyasetteki dengeleri kendi istediği doğrultuda manipüle etme gücünü eline alıp, gerekli olduğunda kullanmak üzere tutabilir. Özellikle, seçim öncesinde Türk Lirası üzerindeki baskıyı hafifleten ve CDS primlerini düşüren bu finansal desteğin bir gecede çekilebilme olasılığı Türkiye’yi bağımlı kılabilir. Bu nedenle, resmi bir IMF programı yerine ABD Hazinesi üzerinden yürütülecek bir SWAP anlaşması, ABD yönetimine Türkiye'nin para ve rezerv politikalarını el altından dikte etme gücünü verir. Merkez Bankası'nın döviz likiditesi doğrudan ABD'den borçlanarak sağlanacağı için, ekonomi yönetiminin bağımsız karar alma ve faiz/enflasyon dengesini özgürce kurgulama alanı da daralacaktır. Bu nedenle, giderek kötüleşen Türkiye ekonomisine mucizevi bir ilaç görünümüyle, yaklaşan seçimler için galibiyet hediyesi gibi sunulacağına ilişkin uyarıların da dikkate alınması zorunludur.
