05 Haziran 2026

Osman Şenkul - AB standartlarına erişim için hayat pahalılığı, işsizlik, eğitim, adalet ve sağlıkta acil “uy-gu-la-ma”

osman-senkul-ab-standartlarina-erisim-icin-hayat-pahaliligi-issizlik-egitim-adalet-ve-saglikta-acil-uy-gu-la-ma

AB standartlarına erişim için hayat pahalılığı, işsizlik, eğitim, adalet ve sağlıkta acil

“uy-gu-la-ma”

Osman Şenkul

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) 1 Haziran günü açıkladığı verilere göre, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 2026 yılı birinci çeyreğinde yüzde 2,5 arttı; bir başka deyişle, birinci çeyrek sonu itibarıyla, yıllık bazda ekonomik büyüme yüzde 2,5 olarak belirlendi.

GSYH'nin alt kalemlerine baktığımızda, aynı dönemde tarım sektörü yüzde 4,6,  ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 3,7, finans ve sigorta faaliyetleri yüzde 3,5, inşaat sektörü yüzde 3,2, gayrimenkul faaliyetleri ise yüzde 3,0 ile genel büyümenin üzerinde büyüyen sektörler oldu. Ancak, genel olarak sosyal yaşamı yakından ilgilendiren kalemlerdeki büyümenin genel büyümenin gerisinde kaldığını görüyoruz: Mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri yüzde 1,9 ve kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri yüzde 1,8 büyürken, ekonomik büyümenin omurgası sayılabilecek sanayi sektörü ise yüzde 0,8 daraldı.

Bu nedenle, 2026'nın ilk çeyreğinde istihdam edilenlerin sayısı bir önceki çeyreğe göre 301 bin kişi azaldı. Bu kişilerin bir kısmı iş aramayı bıraktığı için resmi işsiz sayılmak yerine iş gücü dışına çıktığından, resmi verilere göre işsizlik yüzde 8,1 düzeyine gerilemiş görünse de, zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel iş gücü ve işsizleri kapsayan geniş tanımlı (atıl) iş gücü oranı aynı dönemde yüzde 30,4'e kadar yükseldi. Bu oran, fiilen çalışmak isteyen veya düzensiz çalışan 13 milyon 265 bin kişi olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de sanayinin daralması, genel olarak üretimin daralması anlamına geliyor ve bu da, TÜİK verilerine yeterince yansıyamasa da, günden güne yükselen enflasyonun temel yapı taşlarını oluşturduğunu görmemizi de sağlıyor. Her ne kadar, Hazine ve Maliye Bakanlığı, “Talep artmasın, yoksa enflasyon daha da hızlı yükselir” savıyla, emekli maaşları ve asgari ücret artışını alabildiğine baskılasa da, sanayideki bu daralma, denklemin diğer elemanı olan “arz” tarafının “pek ciddiye alınmadığını” gösteriyor.

“Maaş ve ücretler baskılanarak, talebin daralacağı” savına dayandırılan bu anlayışa göre, özellikle 2021 yılından itibaren hızla tırmandırılan faiz de, insanların “ceplerindeki paraları harcamak yerine bankaya yatırmalarını teşvik edecekti.” Oysa durum ortada; yükselen enflasyon nedeniyle ücretleri ve maaşları açlık sınırının dahi altına baskılanan insanların, bırakın ayakta kalabilmek için aldıkları kredileri ödeyemedikleri için, vatandaşların bankalara toplam borçları 6 trilyon lirayı aştığı gibi, bankacılık sektöründe takipteki kredi hacmi (batık krediler) 2026 yılı Mayıs ayı itibarıyla yüzde 81,1 artışla 712,7 milyar düzeyine ulaştı.

Emekliler, ücretliler yüksek faizli borçları ödeyemedikleri için bu duruma düşerken, devletimizin merkezi yönetim bütçesinde kamu borç faizleri için 2 trilyon 742 milyar lira ödeyeceği belirlendi. Yalnızca ilk dört ayda toplam 1,1 trilyon lirası ödenen bu faizler için, bütçeden günde 10,6 milyar lira, saatte ise 440 milyon lira çıkıyor. Yapılan hesaplamalar, 2025 Ocak ayında 163 milyar lira olan devletin faiz ödemesinin 2026 Ocak ayında 456 milyar liraya yükseldiğini gösteriyor.

Tüm bunlar, faizde temel belirleyici olan Merkez Bankası’nın (TCMB) politika faizini, enflasyon hedefinin dahi oldukça üzerinde belirlemesine de dayandırılıyor. TCMB Şubat ayında 2026 enflasyon hedefini yüzde 16 olarak açıklamış olsa da, Nisan’da TCMB gecelik borç verme faizi yüzde 40, gecelik borçlanma faizi de yüzde 35,5 olarak belirlendi. Ancak, 14 Mayıs’ta yapılan değişiklikle, bu hedef sekiz puan artışla yüzde 24’e yükseltildi. Görüldüğü gibi, siz talebi baskılamak için ücret ve maaş artışlarını alabildiğine sınırlasanız da, hızla yükselen faizler, üretimi çok daha hızlı baskılıyor ve dolayısıyla enflasyonu düşürmek bir yana, çıkış yolu olarak enflasyon hedefleri adım adım tırmandırılmak zorunda kalınıyor.

Dolayısıyla, Türkiye ekonomisindeki bu gelişmelere baktığımızda, içerideki talepte giderek büyüyen düşüşün yanı sıra, dış talepte de yaşanan daralmanın, Türkiye ekonomisini daha da ağır etkileyeceğini öngörmek de yanlış olmaz. Öyle ki, 2025 yılının ilk çeyreğinde yalnızca yüzde 0,2 yükselebilen ihracat, ikinci çeyrekte yüzde 2,0 artsa da, üçüncü çeyrekte yüzde 0,8 ve dördüncü çeyrekte yüzde 2,3 daralmış. Buradan da görüleceği üzere, Türkiye ekonomisinin önemli taşıyıcı direklerinden sayılan ihracat geçen yıl aksamaya başladı ve daha da kötüsü, TÜİK'in verilerine göre ihracat bu yılın ilk çeyreğinde ise tam yüzde 12,7 daraldı.

Türkiye’nin ihracatında böyle bir daralmayı yaşayınca, ister istemez gözleri AB’ye çevirmek gerekiyor; çünkü, öncelikle Türkiye AB'nin beşinci büyük ticaret ortağı konumunda. Taraflar arasındaki ticaret hacmi, 2025'te yıllık yüzde 7'ye yakın bir artışla 233 milyar dolara çıkmış ve rekor seviyeye ulaşmıştı. Bir başka anlatımla, AB, Türkiye'nin toplam ihracatının yaklaşık yüzde 42'sini oluşturduğu en büyük ticari partneri konumundadır.

Bu nedenle, böyle bir daralma yaşanınca, ister istemez, bu gelişmelerin arka planına bakmayı gerektiriyor ve bakınca da hemen önümüze, Türkiye ile AB arasında 1996 yılında imzalanan “Gümrük Birliği Anlaşması” çıkıyor; çünkü, AB’nin, Türkiye’nin en büyük ticari partneri olmasının temelini, Gümrük Birliği oluşturuyor. Ancak, özellikle geçen yılın ikinci yarısında ve bu yılın ilk çeyreğinde görüldüğü gibi, Türkiye’nin en büyük “ihracat müşterisi” AB’nin alımları giderek azalıyor.

Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi durumunda yaşanmaya başlanan ve giderek öne çıkabilecek ekonomik etkileri temel başlıklarda şöyle özetleyebiliriz:

Gümrük Birliği ve Ticaret Hacmi: 1996'dan bu yana yürürlükte olan mevcut anlaşma, sanayi ürünlerinin serbest dolaşımını sağlasa da hizmetler, tarım ve kamu alımlarını kapsamıyor. AB ile yürütülen modernizasyon temasları ve ekonomik bütünleşme, tedarik zincirlerinin Türkiye'ye kaydırılması gibi fırsatlar sunuyor.

Güncelleme Gereksinimi: AB'nin üçüncü ülkelerle imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmalarından (STA) doğan asimetrileri gidermek ve e-ticaret, kamu alımları gibi modern ticari kuralları, Türkiye’nin avantajı olarak anlaşmaya eklenebilir. Bu güncellemenin hayata geçememesi, Türkiye sanayisinin yeni nesil küresel rekabetin gerisinde kalmasına yol açabilir.

Vize Engeli ve Sektörel Yansımalar: Türkiye'den AB ülkelerine seyahat eden iş insanları, nakliyeciler ve akademisyenlerin yaşadığı vize kısıtlamaları, lojistik ve hizmet sektörlerini olumsuz etkileyerek ticari maliyetleri artırır.

AB tarafı da, Türkiye'nin Gümrük Birliği kaynaklı sıkıntılarının farkında. Buna rağmen, Türkiye'nin 30 yıldır yürürlükte olan ve artık mevcut sınavlara karşılık vermekte zorlanan Gümrük Birliği’nin güncellenmesi çağrıları karşılık bulmuyor. Güncelleme sürecinde somut adıma en yakın dönem 2016'ydı. Ancak, aradan geçen 10 yılda bu konuda herhangi bir elle tutulur ilerleme kaydedilemedi. Türkiye, Gümrük Birliği’nin kapsamının genişletilmesinin ve günün şartlarına uygun hâle getirilmesinin zorunlu olduğu görüşünde. Buna karşılık, bu çağrılar bir süredir AB tarafında karşılık bulamıyor.

Bunun sonuçlarından biri de, Türkiye’nin bu konudaki taleplerinin karşılanmasını daha da zorlaştırıyor; çünkü AB, bu yılın başlarında, çok kısa arayla, yıllardır süren müzakerelerin ardından iki dev ticaret anlaşması yaptı: Güney Amerika ülkelerinden oluşan Mercosur ve Hindistan ile yapılan serbest ticaret anlaşmaları (STA). Uzmanlara göre bu anlaşmalar aynı zamanda, AB'nin önemli ticaret ortakları arasında yer alan Türkiye açısından çok ciddi zorluklar yaratma potansiyeli taşıyor.

İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) ve Marmara Üniversitesi iş birliğinde, 15 Mayıs 2026 tarihinde düzenlenen “Gümrük Birliği’nin Güncellenmesine Özel Sektörün Bakışı” başlıklı seminerde, İKV Başkanı Dr. Ayhan Zeytinoğlu, AB'nin Hindistan'la sonuçlandırdığı serbest ticaret anlaşmasıyla ilgili olarak, "Artık güncelleme konusu büyük aciliyet taşıyor" dedi ve ekledi:

"Türkiye'nin AB STA'larına eşzamanlı dahil edilmesi, hizmetler, tarım ve kamu alımlarının kapsama alınması gerekiyor. Bu olmadan Türkiye her yeni AB STA'sında yapısal kayıp yaşamaya devam eder. Gümrük Birliği güncellenmeden AB'nin küresel ticaret ağının genişlemesi, Türkiye için sistematik bir dezavantaj üretir."

Türkiye açısından en önemli sorun Gümrük Birliği’nin 1990'ların ticaret ve ekonomi gerçeklerine göre tasarlanmış olması. Mevcut çerçeve yeni dinamikleri tam olarak yansıtmıyor. Hizmet sektörü, tarım, kamu alımları, dijital ticaret, yeşil dönüşüm, uluslararası yatırımlar ve düzenleyici işbirliği mevcut çerçevede yok. AB'nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA'lar da Türkiye açısından sorun yaratıyor; çünkü, bu anlaşmalara taraf olamıyor.

AB'nin STA imzaladığı ülkelerin malları gümrük birliği nedeniyle Türkiye pazarına avantajlı koşullar ile ulaşırken, Türkiye'den ihraç edilen mallar ilgili ülkelerin pazarlarında aynı imtiyazlara sahip olamıyor. Tarife dışı engeller de sorun yaratıyor. Bunların başını Türkiye'den AB ülkelerine mal taşıyan kamyonlara getirilen kısıtlamalar ve Türk ekonomik aktörlere uygulanan vizelerle ilgili sıkıntılar çekiyor.

AB’nin yaptığı yeni STA’ların geleceği değiştirebileceğini ifade eden Dr. Zeytinoğlu, Mercosur ile imzalanan STA’nın tarımı olumsuz şekilde etkileyebileceğini belirtti. Bunun yanında, Türkiye ve AB arasındaki sorun alanlarını ele alan Dr. Zeytinoğlu, AB’nin üçüncü taraflarla STA yaparken Türkiye’nin masada olmamasının mağduriyet yarattığını vurguladı. Ek olarak, vize sorununu tarife dışı engellere benzeten Dr. Zeytinoğlu, Türkiye’nin de tamamlaması gereken 72 kriterden kalan 6 kriteri hayata geçirmesinin önemine değindi. Ayrıca, ulaştırmanın da Türkiye-AB ilişkilerinde önemli bir unsur olduğunu ifade ederek ticaretin karayolundan çok, deniz ve demiryolunun kullanılmasının daha verimli olacağını belirtti.

Türkiye, AB'yle temaslarında Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun, her iki tarafın rekabet gücüne ve ekonomik güvenliğe katkı sağlayacağını vurguluyor. Temaslarda, güncellemenin dirençli ve kapsayıcı bir ekonomik ortaklığın inşasında da elzem olduğu vurgusu sürekli tekrarlanıyor. Artık vakit kaybedilmeden güncelleme müzakerelerine başlanmasını isteyen Türkiye, bunun AB'yle ilişkilerde dinamik bir gündem oluşturulmasına katkı sağlayacağı görüşünde. AB'ye çeşitli düzeylerde verilen mesajlarda her iki tarafa da yarar sağlayacak teknik nitelikli bir konunun politize edilmesinden duyulan rahatsızlık da odakta yer alıyor.

Gümrük Birliği’nin güncellemesi konusunda en fazla destek, başından bu yana AB'nin yürütme organı Avrupa Komisyonu'ndan geliyor. Türkiye tarafından yapılan açıklamalara göre, Komisyon, güncelleme konusunda elinden gelenin en iyisini yapıyor. AB üyesi ülkelerin büyük bölümü de bu yönde adım atılmasını destekliyor. Gümrük Birliği'nin güncellenmesine onay vermesi gereken kurumlar arasında bulunan Avrupa Parlamentosu (AP) ilke olarak güncellemenin iyi olacağını düşünen bir tavır içinde. Bununla birlikte, desteği şarta bağlı. Bu durum AP'nin son raporuna da yansıtıldı. Belgede, “AP'nin sürecin sonunda onay vermesi için bu tür bir modernizasyonun insan hakları ve temel özgürlükler, uluslararası hukuka saygı ve iyi komşuluk ilişkileri ile ilgili güçlü şartlara dayandırılması gerektiği” belirtildi.

AB, ilk aşamada, Türkiye'de demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarında yaşanan gerilemeyi gerekçe göstererek güncellemeye yanaşmadı. Sonraki yıllarda buna Doğu Akdeniz'de yaşanan gerilim de eklendi. Gelinen aşamada AB kanadı, resmi olarak pek yüksek sesle dillendirmemekle birlikte, üç ana soruna işaret ediyor.

Bunlardan ilki “uygulamadaki bazı kısıtlamalardan ve önlemlerden oluşan” ticari engeller. Gerek üst düzeyli ticaret diyaloğu gerekse diğer teknik temaslar sayesinde Türkiye, 29 engelden 15'ini devreden çıkardı. Avrupa Komisyonu bu alanda hâlâ bazı adımların atılması gerektiği görüşünde.

İkinci sorun olarak ise Türkiye'nin Rusya'yla ilişkisi ve AB'nin bu ülkeye uyguladığı yaptırımlar gösteriliyor. AB, uzunca bir süre Türkiye'nin Rusya'ya uygulanan yaptırımların etrafından dolaşmadığından emin olmak istedi. Son dönemde bu konu, Türkiye'nin aldığı bazı önlemlerin de etkisiyle, eskisi kadar ön planda değil.

Üçüncü sorun ise Türkiye'nin AB'yle ilişkilerinde her aşamada karşısına çıkanla aynı: Kıbrıs sorunu. Kıbrıs sorunu Gümrük Birliği güncellemesi için ön koşul değildi. Belli bir süredir ise bu konu ön şartmış gibi bir tablo oluşturulmasına yönelik hamlelere rastlanıyor.

AB Konseyi'nin, Avrupa Komisyonu'na Gümrük Birliği'nin güncellenmesi için müzakere yetkisi vermesi sonrasında sürecin belli bir zaman alması kaçınılmaz görünüyor. Gerek Türkiye, gerekse AB yetkilileri sürecin sonuçlandırılmasının bugünden yarına olmayacağına dikkat çekiyor.

AB tarafına göre, özellikle yasalar ve yasal bazlı düzenlemelerdeki “uygulama sorunları” nedeniyle; müzakerelerin ne kadar süreceği konusunda çok net bir takvimden bahsetmek zor. Bu nedenle, bu sorunun çok hızlı bir şekilde sonuçlandırılması pek olası değil. Tüm ihtimaller dikkate alınarak, genel hatlarıyla, yaklaşık üç yıllık bir zaman diliminden söz edilebilir. Ayrıca, müzakereler sonrası iki ayaklı bir onay süreci de yaşanacak. AB Konseyi üyelerinin yanı sıra AP'nin de onayı gerekiyor; çünkü AB tarafı, olası kararların “uygulanması” tüm sürecin “en önemli” tarafını oluşturuyor.

Ancak, Türkiye'de hukuki ve yapısal bazı kuralların tam anlamıyla uygulanamaması veya esnetilmesi, ekonomiyi doğrudan etkiliyor. Yatırım ortamını ve finansal istikrarı bozan başlıca düzenlemeler şunlar:

Rekabet Kanunu ve Kurum Kararları: Piyasada kartelleşme ve tekelleşmeyi önlemeye yönelik kanunların zaman zaman yeterince caydırıcı şekilde uygulanmaması, haksız rekabete, fiyatlama davranışlarının bozulmasına ve enflasyonun yükselmesine yol açar.

Merkez Bankası Bağımsızlığı Düzenlemeleri: Yasalarla belirlenen fiyat istikrarı önceliğinin geri planda kalması ve para politikası araçlarının bağımsız biçimde uygulanamaması, Türk lirasında değer kaybı ve yüksek enflasyon sürecini tetikler.

İmar ve Afet Hukuku: İmar planlarına ve yapı denetim yönetmeliklerine aykırı uygulamalar ile geçmişte çıkarılan imar afları, kaynakların verimsiz kullanımına ve deprem gibi felaketlerde büyük ekonomik maliyetlerin doğmasına neden olur.

Kamu İhale Kanunu: Kamu yatırımlarında şeffaflığı ve rekabeti sağlamak amacıyla düzenlenen bu kanundaki istisna maddelerinin genişletilmesi, projelerin maliyetlerinin artmasına ve bütçe açıklarının büyümesine zemin hazırlar.

Vergi Usul Kanunu ve Adil Vergi Düzenlemesi: Kayıt dışı ekonomiyle mücadele eden yasal mevzuatın tam anlamıyla hayata geçirilememesi, vergi yükünün kayıtlı çalışanlar ve işletmeler üzerinde kalmasına, gelir adaletsizliğine ve kamu gelirlerinde kayıplara yol açar.

Yargı Bağımsızlığı ve Mülkiyet Hakkı: Hukukun üstünlüğü ve mülkiyetin korunmasına ilişkin anayasal güvencelerin zedelenmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını (FDI) ve uzun vadeli fon girişlerini olumsuz etkileyerek ülkenin dış finansman ihtiyacını artırır.

Türkiye’nin Kamu İhale Yasası, uzun bekleyişten sonra Bülent Ecevit hükümeti döneminde tam üyelik adaylığına kabul edildikten sonra başlayan Avrupa Birliği (AB) uyum yasaları, düzenlemeler ve buna ilişkin uygulamaların analiz edildiği “ilerleme raporları”nda pek çok kez konu edildi. Bilindiği gibi, Türkiye, AB ile tam üyelik müzakerelerine resmi olarak 3 Ekim 2005 tarihinde başladı.

AB’nin, 6 Ekim 2004 tarihli, “Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi Hakkında 2004 Yılı Düzenli Raporu”nda, şöyle denildi:

“Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve derinleştirilmesine ilişkin eylem planı üzerinde anlaşmaya varılamamıştır. Hizmetler ve kamu ihaleleri konusunda uzlaşma amacıyla yapılan görüşmeler yavaş da olsa 2003 ve 2004’de de devam etmiştir. Türkiye’nin kamu ihalelerini uyumlaştırmadaki başarısızlığı bu görüşmeler için önemli bir engel oluşturmaktadır. Rekabet kurallarının uygulanmasına ilişkin Ortaklık Konseyi Kararı Türkiye Devlet Yardımları İzleme Kurulu oluşturulmadığı için imzalanamadı.”

Ardından, 9 Kasım 2005 tarihli “Türkiye 2005 İlerleme Raporu”ndaki, “Kamu ihaleleriyle ilgili müktesebat şeffaflık, eşit muamele, serbest rekabet ve ayrımcılık yapılmamasına ilişkin genel ilkeleri” kapsayan ilgili bölümde şöyle denildi:

“Son İlerleme Raporu’ndan bu yana, Türk mevzuatının kamu ihaleleriyle ilgili müktesebata uyumlaştırılmasında yeni bir gelişme kaydedilmemiştir. Aksine, bazı yasal adımlar uyum düzeyini dahi azaltmıştır. Kayda değer bir ilerleme meydana gelmemiştir. Aksine, Kamu İhale Kanunu’nda bir dizi istisna mevcuttur ve ihale kanununa yapılan ilavelerle Türk ihale mevzuatı müktesebattan daha da uzaklaşmıştır. Türkiye müktesebatla çelişen yeni istisnalar kabul etmekten kaçınmalıdır. Şeffaf olmayan ve ayrımcı kamu ihale uygulamalarına son verilmesi ve Kamu İhale Kanunu’nun müktesebata uyumlaştırılması için harekete geçilmesi gerekmektedir.”

Üç yıl önce yitirdiğimiz gazeteci Metin Münir de, 2008’deki bir yazısında şöyle diyor:

“Değişikliklerden 14’ü doğrudan Kamu İhale Yasası üzerinde yapıldı. Üçü Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’na monte edildi. Diğerleri Kamu İhale Yasası’na başka yasalarla getirilen istisnalardır. Örneğin, Petrol Piyasası Kanunu ile petrol ve doğal gazla ilgili projelerin Kamu İhale Yasası’na uyma zorunluğu ortadan kaldırıldı. Boru hattı, rafineri, vs… projelerin ihale yapılmadan iktidara yakın şirketlere verilmesinin yolu açıldı.”

Kısacası, kamu ihale düzenlemelerine ilişkin gelişmeler, AB’nin her yıl yayınladığı Türkiye raporlarında yer alıyor; tıpkı, 12 Ekim 2022 tarihli son raporda olduğu gibi:

“Türkiye’de hâlâ kapsayıcı bir kamu mali yönetimi reform programı mevcut değildir. Yıllık bütçe, orta vadeli bütçenin bir parçası olarak hazırlanmaktadır. Kamu ihale mevzuatı, AB müktesebatı ile uyumlu değildir. Kamu İhale Kanunu’na eklenen çok sayıda muafiyet, kamu harcamalarında şeffaflığı ve hesap verebilirliği sekteye uğratmaktadır (bkz. Fasıl 5). Harcama sonrası yeterli izleme mevcut olmadığından, önemli kamu yatırım programları şeffaflıktan yoksundur.”

Türkiye’nin AB’ye giriş heveslerinin en yüksek olduğu dönemlerde, sıkça karşılıklı ziyaretler de yapılır; eksiklerin giderilmesine ilişkin çalışmalar aralıksız sürerdi. Bu ziyaretlerin önemli bir kolu da, Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyelerinin ziyaretleriydi. Bu AB görevlileri, genellikle önce Ankara’ya gelir kamunun ilgili yetkilileriyle, sonra da, İstanbul’a geçer özel sektör kuruluşlarının temsilcileriyle görüşürdü. Bu görüşmeler sürerken, konukların en çok dile getirdikleri bir konu da, büyük çabalarla Türkiye’nin mevzuatına eklenen AB’ye uyum yasaları ve ilgili düzenlemelerin, gerçekte neredeyse hiç uygulanmadığına ilişkin yakınmalarıydı.

Kamu İhale Kanunu’nda yapılan değişikliklere, AB’nin yanı sıra iş dünyasının önde gelen işveren örgütleri de zaman zaman seslerini yükseltti. Örneğin, İstanbul Sanayi Odası (İSO), Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED) 30 Temmuz 2003 tarihinde yaptıkları ortak açıklama ile, AKP iktidarının ilk yılı içinde, 15 Temmuz 2003 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan “Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu”nda değişiklikler öngören, “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı”na itiraz ettiler.

İSO, TÜSİAD ve YASED’in ortak açıklamasında, şöyle denildi:

“Kanun’un ihalelere katılma yeterliliğini düzenleyen maddesinin değiştirilmesi öngörülmektedir. Buna göre, Kanunda sözleşme bedelinin yüzde 70’i oranında benzer işleri gerçekleştirme, denetleme veya yönetme şartı aranırken, Tasarı ile yüzde 70 oranında gerçekleştirme veya yüzde 50 oranında ise denetleme veya yönetme şartı getirilmektedir. Kamu İhale Kanunu, isteklilerde aranacak mesleki nitelikler konusunda titiz davranmış, daha önce aynı konuda ‘fiilen iş yapmış olmayı’ ağırlıklı bir unsur olarak değerlendirmiştir. Tasarı’da öngörülen değişiklikle işi bizzat yapanla denetleyen aynı biçimde değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, 2886 sayılı Kanun döneminde yaşanan, gerçekte hiçbir deneyimi olmayanların iş yapmasına sebep olan ‘müteahhitlik karnesi’ uygulamasının ülkemizde sebep olduğu olumsuz sonuçlardan kaynaklanmıştır. Kanunun isteklilerde aranacak deneyim belgelerine ilişkin hükümleri yerindedir ve herhangi bir değişikliğe gidilmemelidir.”

Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, o dönemde Türkiye kamuoyunun en çok tanıdığı isimler arasındaydı. Türkiye’ye her gelişi öncelikli haberler arasında olurdu. Bu ziyaretlerinden birinde (2005) kendisine, “Sayın Rehn, AB mevzuatına ilişkin bu kadar çok düzenlemenin yapılmasına karşın, Türkiye’nin bir türlü tam üyeliğe yakınlaştırılmaması kamuoyunda tepkiye neden oluyor. Ne dersiniz?” diye sorduğumuzda, hece hece söylerek verdiği tek kelimelik yanıtı şu oldu:

“Imp-le-men-ta-tion (Uy-gu-la-ma)…”

Olli Rehn, kısaca şunu demek istedi:

“Bizim için, Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak katılmasında önemli olan, AB’nin kağıtlara, dosyalara, mevzuata değil, yaşamın içine yerleşmesidir…”

Kapısında beklerken dahi, AB’den oldukça yararlandığımız alanların başında elbette 1996 yılında katıldığımız Gümrük Birliği geliyor. Bu yararların bir bölümünü, Avrupa Birliği ve Küresel Araştırmalar Derneği (ABKAD) Kurucu Üyelerinden Dr. Can Baydarol, şöyle açıklıyor:

“Türkiye’nin otomotiv ihracatı 1995’e kadar yaklaşık 2.0 milyar dolardı. Bunun 1.8 milyar doları yan sanayi, sadece 200 milyon doları ana sanayinin ihracatıydı. Bugün geldiğimiz noktada 30 küsur milyar dolarları aşan bir otomotiv ihracatına vardık. Neden? Herkes stratejisini ve mantığını yeni koşullara göre uyarladı; ve Türkiye şu anda çok ciddi bir ihracat üssü haline dönüştü. Yani, bunda Gümrük Birliği’nin mevcudiyetini yadsıyamayız.”

En azından bu aşamada, hükümetin AB’yi çoktan gündemin gerilerine doğru ötelediğini söylemek mümkün. Bir başka deyişle, uzun zamandır olduğu gibi, bugünlerde de hükümetin önünde çözmesi gereken birçok “uy-gu-la-ma” duruyor: Hayat pahalılığı, işsizlik, eğitim, adalet, sağlık…

Bir başka deyişle, Türkiye’nin özellikle ekonomi temelli sorunları çözmesi gerekiyor; ancak, eğitim ve adaleti elden bırakmadan. Yıllarca önce verilen AB üyeliğini hedefleyen karardan sapmanın maliyetini aşağı yukarı görebiliyoruz. Dolayısıyla, refaha açılan kapının, önceden olduğu gibi, şimdi de AB’den geçtiğini kabul edip, hızlıca “uy-gu-la-ma-lara” başlamamız gerektiği de ortada.

Tüm bunlardan görüleceği gibi, AB dahil, uluslararası düzeyde de oldukça kaygıyla izlenen Türkiye’deki yargı bağımsızlığına ilişkin yaşanan sorunun giderek artması, aynı zamanda Türkiye ekonomisinin en önemli destek mekanizmalarından Gümrük Birliği’nin de giderek sönümlenmesine neden olacağına ilişkin kaygılar giderek artıyor. Bu nedenle, özellikle asgari ücreti dahi gerilerde bırakan açlık sınırındaki hızlı yükselişin, dört asgari ücreti de aşan yoksulluk sınırının etkisiyle giderek artan ve ağır sorunların yolunu alabildiğine açan yoksulluğun yarattığı toplumsal sorunlar da tırmanıyor.

Bu durumda Türkiye’nin, başta ülkeyi yönetenler olmak üzere, özellikle son dönemde yaşanan siyasi ve ekonomik çalkantıları atlatıp, resmi enflasyonun da üzerindeki faizi indirecek adımlara atarak, üretimin önünü açıp, 780 bin kilometrekare tabana ulaşan yoksulluğu da alabildiğince daraltıp, yok edebilmek için, öncelikle yasaları hiç ayrımsız olarak uy-gu-la-ma-ya başlaması gerektiği açıktır.

 

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.