Müge Okur - Orman yangınları yerküreyi tehdit ediyor
Orman yangınları yerküreyi tehdit ediyor
Müge Okur
Yaz mevsimi eskiden çocukluğun, tatilin ve güneşin mevsimiydi. Şimdi ise dünyanın birçok yerinde yaz denildiğinde akla ilk gelen görüntü, ufku kaplayan gri duman bulutları, geceyi gündüze çeviren turuncu alevler ve gökyüzünden yağan küller oluyor.
Artık orman yangınlarını “doğal afet” diye tanımlamak gerçeğin yalnızca bir bölümünü anlatıyor. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, iklim değişikliği, uzun süren kuraklık, yanlış arazi kullanımı, ihmaller ve insan faaliyetlerinin birleşmesiyle ortaya çıkan küresel bir krizdir. Her yıl daha sıcak geçen yazlar, daha kuru ormanlar ve daha sert rüzgârlar, en küçük kıvılcımı bile devasa felaketlere dönüştürüyor.
2025 yılı bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Dünya genelinde yaklaşık 335 milyon hektarlık alan yangınlardan etkilendi. Bu rakam tek başına yanıltıcı olabilir. Çünkü önemli olan yalnızca yanan alanın büyüklüğü değil, yangınların artık insanların yaşadığı bölgeleri, tarım alanlarını ve biyolojik çeşitlilik açısından kritik ekosistemleri hedef almasıdır. Sigorta şirketlerinin hesaplamalarına göre yalnızca 2025 yılında orman yangınlarının yol açtığı ekonomik zarar, tarihin en yüksek seviyelerinden birine ulaştı.
Avrupa, son yılların en ağır yangın sezonlarından birini yaşadı. Yaklaşık 1 milyon hektar alan kül oldu. İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Balkan ülkelerinde haftalarca süren yangınlar binlerce kişinin tahliye edilmesine neden oldu. Bazı köyler tamamen boşaltıldı; yüzlerce ev, iş yeri ve tarım işletmesi kullanılamaz hale geldi.
Kanada, milyonlarca hektarlık ormanını kaybetti. Yangınlardan yükselen duman yalnızca ülke sınırlarında kalmadı; binlerce kilometre yol kat ederek Amerika Birleşik Devletleri’nin doğu kıyılarına, hatta Avrupa semalarına kadar ulaştı. Hava kalitesi birçok şehirde sağlığı tehdit edecek seviyeye indi.
Asya da farklı değildi. Güney Kore tarihinin en ölümcül yangın sezonlarından birini yaşarken Japonya ve Rusya’nın doğusunda geniş ormanlık alanlar zarar gördü. Güney Amerika’da Amazon Havzası’nın farklı bölgelerinde çıkan yangınlar yalnızca ağaçları değil, dünyanın en büyük karbon yutaklarından[1] birini de zayıflattı.
2026 yılı ise henüz tamamlanmadan, birçok ülkede yeniden alarm zilleri çalmaya başladı. Avrupa Birliği, yangın sezonu başlamadan filosundaki yangın söndürme uçaklarını artırdı, binlerce itfaiyeciyi ortak müdahale sistemi kapsamında görevlendirdi. Bu hazırlık bile aslında tehlikenin boyutunu anlatmaya yetiyor. Artık yangınlar beklenmeyen olaylar değil, her yaz yaşanacağı neredeyse kesinleşen krizler olarak görülüyor.
Ancak bütün bu istatistiklerin söyleyemediği bir gerçek var.
Bir hektar ormanın yanması, yalnızca belirli sayıda ağacın yok olması anlamına gelmiyor.
Bir ağacın gövdesinde yüzlerce böcek yaşar. Dallarında kuşlar yuva kurar. Kovuklarında sincaplar, sürüngenler ve küçük memeliler barınır. Köklerinin çevresinde mantarlar ve milyonlarca mikroorganizma toprağı canlı tutar. Ağaç yandığında ise yalnızca kendisi kül olmaz; görünmeyen bir yaşam ağı da parçalanır.
Bilim insanları, büyük yangınlarda milyarlarca böceğin, milyonlarca küçük memelinin, sayısız kuşun, sürüngenin ve amfibinin yaşamını yitirdiğini belirtiyor. Kesin sayı vermek neredeyse imkânsızdır. Çünkü yaban hayatının büyük bölümü kayıt altına alınamaz. Fakat bildiğimiz bir şey var: Bazı türler, yaşam alanlarını kaybettikten sonra bir daha eski nüfuslarına ulaşamıyor. Yangınlardan en ağır darbeyi yalnızca hayvanlar almıyor.
Orman köylüleri geçim kaynaklarını kaybediyor.
Çiftçiler yıllarca emek verdikleri zeytinliklerini, bağlarını ve meyve bahçelerini bir öğleden sonra çıkan yangında yitirebiliyor. Arıcılar kovanlarını kurtaramıyor. Hayvancılıkla uğraşan aileler otlaklarını kaybediyor. Turizm bölgelerinde çalışan binlerce kişi sezonu işsiz geçiriyor. Yangın dumanı çocukların ciğerlerine doluyor, yaşlıların hastalıklarını ağırlaştırıyor.
Bir başka sessiz kayıp ise kültürel mirastır.
Yüzyıllardır aynı ormanda yaşayan topluluklar yalnızca evlerini değil, anılarını da kaybediyor. Bir dedenin çocukluğunda gölgesinde oturduğu çınar ağacı, bir ailenin kuşaktan kuşağa işlediği zeytinlik ya da köyün çevresindeki kızılçam ormanı yalnızca ekonomik değer taşımaz. Bunlar, insanların kimliğinin de bir parçasıdır.
İklim değişikliği ile orman yangınları birbirini besleyen bir döngü oluşturuyor. Atmosfer ısındıkça ormanlar kuruyor. Kuruyan ormanlar daha kolay yanıyor. Yanan ormanlar atmosfere milyonlarca ton karbon salıyor. Atmosfer daha da ısınıyor. Sonra yeni yangınlar başlıyor.
Bu döngüyü kırmak yalnızca daha fazla yangın söndürme uçağı almakla mümkün değil.
Ormanların çevresindeki plansız yapılaşmayı durdurmak, yangına dayanıklı kentler kurmak, erken uyarı sistemlerini geliştirmek, orman içindeki enerji nakil hatlarını düzenli denetlemek, tarımsal alanlarda kontrollü uygulamaları yaygınlaştırmak; ama hepsinden önce iklim krizini yalnızca çevrecilerin meselesi olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor.
Türkiye de Akdeniz iklim kuşağında yer alması nedeniyle bu küresel tablonun tam ortasında bulunuyor. Daha uzun süren sıcak hava dalgaları, azalan yağışlar ve kuraklık, yangın riskini her geçen yıl artırıyor. Üstelik yanan alan yalnızca orman değildir. Su kaynakları zarar görüyor, erozyon artıyor, tarım üretimi etkileniyor ve kırsal yaşam giderek kırılgan hale geliyor.
Bugün dünyanın farklı kıtalarında yükselen alevler bize aynı gerçeği söylüyor:
Doğa, kendisine verilen zararın faturasını gecikmeli de olsa kesiyor.
Biz o faturayı yalnızca yanan ağaçlarla ödemiyoruz. Temiz havamızla, içtiğimiz suyla, kaybettiğimiz canlı türleriyle ve geleceğimizle ödüyoruz.
Belki de artık haber bültenlerinde yalnızca “kaç hektar orman yandı” cümlesini duymak yetmiyor. Çünkü bir hektarın içinde binlerce canlı, yüzlerce yıllık ekolojik denge ve geleceğe bırakılması gereken ortak bir miras da var.
[1] Karbon yutağı: Atmosferdeki sera gazlarını (özellikle karbondioksiti) emerek depolayan doğal ve yapay sistemlerdir.
