11 Eylül 2026

Müge Okur - Denizin hafızasına santral kurulur mu?

muge-okur-denizin-hafizasina-santral-kurulur-mu

Denizin hafızasına santral kurulur mu?

Müge Okur

Çanakkale’nin kıyılarına baktığımızda ilk gördüğümüz şey deniz olur. Fakat o mavinin altında yalnızca balıklar, kıyıda yalnızca taşlar ve kayalıklar yok. İnsanların çoğunun hiç karşılaşmadan yaşadığı canlılar da var. Örneğin Akdeniz fokları...

Dünyanın en nadir deniz memelilerinden biri olan Akdeniz foku, Marmara Denizi’nde özellikle Kapıdağ Yarımadası, Marmara Adaları ve Karabiga çevresinde yaşam alanları bulunan kritik türlerden biri. Sualtı Araştırmaları Derneği-Akdeniz Foku Araştırma Grubu’nun (SAD-AFAG) yıllar süren çalışmaları, Karabiga çevresindeki kıyıların bu tür için önemli bir yaşam alanı olduğunu ortaya koydu. Fotokapanlarla aynı bölgede iki Akdeniz fokunun birlikte görüntülenmesi de bu alanın önemini somut biçimde gösterdi.

Tam da burada insanın karşısına o bildik soru çıkıyor:

Enerji üretirken neyi kaybetmeyi göze alıyoruz?

Karabiga’nın kıyısında bitmeyen santral meselesi

Karabiga, uzun süredir termik santral projeleriyle çevre mücadelesinin merkezlerinden biri. Bölgede yıllar içinde farklı termik santral projeleri gündeme geldi, ÇED süreçleri yürütüldü, davalar açıldı, bazı projeler yargı kararlarıyla durduruldu.

Bugün ise tartışma yeniden alevlenmiş durumda.

Karabiga’da faaliyet gösteren CENAL Termik Santrali’nin mevcut 1320 MW kapasitesine 1050 MW’lık yeni bir ünite eklenmesi planlanıyor. Böylece tesisin toplam kapasitesinin 2370 MW’ye çıkarılması hedefleniyor. Proje için ÇED süreci yeniden gündemde.

Bu, yalnızca bir enerji yatırımı tartışması değil.

Çünkü santralın bulunduğu coğrafya aynı zamanda tarım alanlarını, ormanları, denizi ve hassas kıyı ekosistemlerini bir arada barındırıyor. Üstelik burası, Akdeniz foklarının yaşam alanı olarak bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş bir bölge.

Yani mesele yalnızca “bir santral daha yapılacak mı?” sorusundan ibaret değil.

Asıl soru şu:

Bir kıyı ekosisteminin taşıyabileceği yükün sınırı ne?

Foklar yok sayılabilir mi?

Çevre mücadelelerinin en çarpıcı taraflarından biri bazen rakamlar değil, görünmeyen canlıların hikâyesidir.

Akdeniz foku, Karabiga kıyılarında yıllardır varlığını sürdürüyor. SAD-AFAG’ın araştırmaları ve bölgedeki bilimsel çalışmalar, bu kıyıların fokların beslenmesi, barınması ve üremesi açısından önem taşıdığını ortaya koyuyor. Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi de Karabiga-Karaburun arasındaki kıyıların “Önemli Akdeniz Foku Alanı” niteliğine dikkat çekmişti.

Dahası, bölgede fotokapanlarla yapılan çalışmalar, fokların mağaraları ve kıyı habitatlarını kullandığını ortaya koydu.

Buna rağmen geçmişte bazı termik santral davalarına konu olan bilirkişi değerlendirmelerinde fokların bölgede uzun süredir bulunmadığı yönündeki görüşlerin yer alması, çevre örgütlerinin ve bilim insanlarının ciddi tepkisine neden oldu.

Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bir türü görmezden geldiğimizde, onun yaşam alanı ortadan kalkmış mı oluyor?

Hayır.

Sadece bizim onu görme isteğimiz ortadan kalkıyor.

Mücadele de yeni değil

Karabiga’daki çevre mücadelesi bugünün meselesi değil.

Yıllardır yöre halkı, çevre örgütleri, kent konseyleri ve meslek kuruluşları termik santral projelerine karşı çeşitli hukuki ve toplumsal mücadeleler yürütüyor.

Biga Ekoloji ve Yaşam Platformu, İDA Dayanışma Derneği ve Çan Çevre Derneği gibi yapıların da içinde bulunduğu mücadele, zaman zaman eylemlere ve kamuoyu kampanyalarına dönüştü. 2014’te Karabiga’da yapılmak istenen bir termik santral projesinin ÇED olumlu kararı mahkeme tarafından iptal edilmiş, ancak bölgedeki projeler tartışması sona ermemişti.

Greenpeace de Karabiga’daki yeni kömür santrali girişimine karşı kampanya yürüttü. Örgütün kampanya sayfasında, mevcut santralin 1320 MW olan kapasitesine 1050 MW’lık yeni bir ünitenin eklenmesinin planlandığı belirtiliyor.

SAD-AFAG ise daha farklı bir yerden, doğrudan türün yaşam alanını savunarak yıllardır bölgedeki Akdeniz foklarını izliyor. Derneğin çalışmaları, Karabiga çevresinin Marmara’daki Akdeniz fokları açısından önemini ortaya koyuyor.

Bu mücadelelerin ortak bir cümlesi var:

Karabiga yalnızca bir enerji üretim alanı değildir.

Deniz bir “boş alan” değildir

Termik santral tartışmalarında çoğu zaman bacadan çıkan emisyonlara odaklanıyoruz. Oysa deniz tarafında da görünmeyen bir hesap var.

Santrallerin soğutma ve diğer prosesleri için deniz suyunun kullanılması, derin deniz deşarjı, kıyı yapılarının oluşturduğu baskı ve deniz ekosistemindeki değişimler birlikte değerlendirilmek zorunda.

2026’da gündeme gelen kapasite artışı projesinde tesisin işletme aşamasında saatte 152 bin 500 metreküp kapasiteyle deniz suyu kullanılması öngörülüyor.

Bu rakamı yalnızca bir mühendislik verisi olarak okumak kolay.

Ama denizin karşısına geçip düşündüğümüzde mesele değişiyor.

Çünkü deniz, sonsuz büyüklükte bir depo değil.

Kıyı da üzerinde istediğimiz kadar proje deneyebileceğimiz boş bir arsa değil.

Ve Akdeniz foku, termik santral planının ek dosyasına sonradan eklenebilecek bir dipnot hiç değil.

Çanakkale’nin kaderi bacalarla mı yazılacak?

Çanakkale son yıllarda enerji, madencilik ve sanayi projeleri üzerinden yoğun çevre tartışmalarının yaşandığı illerden biri oldu. Bölgede mevcut kömürlü termik santrallerin bulunması, yeni projeler ve kapasite artışları gündeme geldiğinde “taşıma kapasitesi” tartışmasını daha da önemli hale getiriyor. Çevre örgütleri de bu nedenle Çanakkale’nin yeni termik santralleri kaldırabilecek durumda olmadığını savunuyor.

Fakat burada yalnızca çevrecilerin itirazlarını dinlemek de yetmez.

Enerjiye ihtiyacımız var.

Elektriğe ihtiyacımız var.

Sanayinin üretmesi gerekiyor.

Bunların hiçbiri tartışma dışı değil.

Tartışılması gereken, enerji ihtiyacının bedelinin nerede ve kimin adına ödendiği.

Bir megavat daha fazla elektrik üretirken bir kıyı habitatını kaybediyorsak bunun hesabı yapılmalı.

Bir yatırım ekonomik değer yaratırken tarım alanlarının, denizin ve biyolojik çeşitliliğin değerini düşürüyorsa bu da hesabın içinde olmalı.

Çünkü doğanın faturası çoğu zaman santralın muhasebe tablosunda görünmez.

Ama yıllar sonra sağlıkta, tarımda, balıkçılıkta ve kaybolan türlerde karşımıza çıkar.

Belki de mesele bir foktan çok daha büyük

Karabiga’daki Akdeniz foku, aslında bu tartışmanın sembolüne dönüşmüş durumda.

Çünkü fokun yaşam alanını korumak yalnızca bir hayvanı korumak anlamına gelmiyor.

Aynı zamanda kıyının bütünlüğünü, mağaraları, kayalıkları, deniz canlılarını, balıkçılığı, su kalitesini ve ekosistemin devamlılığını korumak anlamına geliyor.

Bir türün varlığı, çoğu zaman çevresindeki sistemin hâlâ çalıştığının işaretidir.

Fok varsa deniz hâlâ bir şey anlatıyordur.

Bizim görevimiz, o sesi daha fazla susturmamak.

Çanakkale’nin geleceğini yalnızca enerji üretim rakamlarıyla ölçmek yerine, kıyılarında kaç türün yaşayabildiğini de sormamız gerekiyor.

Çünkü bazı kayıpların telafisi yok.

Bir termik santral başka bir yere kurulabilir.

Bir enerji modeli değiştirilebilir.

Bir yatırım yeniden planlanabilir.

Ama bir türün son yaşam alanı yok olduğunda, onu yeniden inşa etmek mümkün olmayabilir.

Karabiga’nın kıyılarında bugün verilmesi gereken karar belki de tam olarak budur:

Enerji üretirken doğayı ne kadar tüketebiliriz?

Ve daha önemlisi:

Çanakkale’yi bacalarıyla mı, yoksa hâlâ fokların yüzebildiği deniziyle mi görmek isteyeceğiz?

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.