23 Ekim 2026

Müge Okur - Denizde palamut bolluğu, sofrada yoksulluk: Bereket nasıl çöpe dönüşür?

muge-okur-denizde-palamut-bollugu-sofrada-yoksulluk-bereket-nasil-cope-donusur

Denizde palamut bolluğu, sofrada yoksulluk: Bereket nasıl çöpe dönüşür?

Müge Okur

Türkiye’de palamut avcılığında yaşanan bolluk, bir yanda düşen fiyatlar ve balıkçıların geçim sıkıntısını, diğer yanda ihtiyaç fazlası balıkların denize dökülmesiyle ortaya çıkan gıda israfını ve çevre kirliliğini gündeme getirdi. Rize’nin Pazar ilçesinde denizin yüzeyini kaplayan ölü palamutlar, yalnızca kötü bir görüntünün değil, üretimden tüketime uzanan zincirdeki sorunların da işareti.

Karadeniz bu yıl palamutla doldu. Balıkçı tekneleri kasalar dolusu balıkla limanlara dönerken tezgâhlarda fiyatlar geriledi. İlk bakışta herkesin kazanması gereken bir dönemdi bu: Balıkçı daha çok balık satacaktı, tüketici daha ucuza balık alacaktı, sofralara daha fazla protein girecekti. Ancak Türkiye’de bolluk her zaman bereket anlamına gelmiyor. Bazen denizden çıkarılan zenginlik, yönetilemediğinde hem ekonomik kayba hem de çevre sorununa dönüşüyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Rize’nin Pazar ilçesine bağlı Kirazlık Mahallesi’ndeki balıkçı limanında yaşandı. Ekim 2026’da basına yansıyan haberlere göre, yoğun avcılık sırasında kasalara sığmadığı, taşıma ve istifleme esnasında ezildiği belirtilen binlerce palamut bazı teknelerden limana döküldü. Denizin yüzeyinde biriken ölü balıklar çürümeye başlarken çevreye yayılan ağır koku, liman çevresinde yaşayanların gündelik hayatını da etkiledi. Böylece balık bolluğu, kıyıda yaşayan insanlar için bir çevre sorununa dönüştü.

Burada yanıtlanması gereken soru basit ama rahatsız edici: İnsanların beslenmekte zorlandığı, gıda fiyatlarının aile bütçelerini zorladığı bir ülkede, tonlarca balık nasıl olup da yenilebilir bir gıda olmaktan çıkıp denize atılan atığa dönüşebiliyor?

 

Bolluk var, peki herkes için ucuzluk var mı?

2026-2027 av sezonunun başlamasıyla birlikte palamut fiyatlarında belirgin bir düşüş yaşandı. Anadolu Ajansı’nın 20 Ekim 2026 tarihli haberinde, İstanbul’da palamudun büyüklüğüne göre 100-125 lira arasında satıldığı, Doğu Karadeniz’de ise toptan fiyatların daha da gerilediği aktarıldı. Aynı haberde balıkçılık sektörünün temsilcileri, av miktarındaki artışa karşın talebin beklenen düzeyde olmadığını dile getirdiler.

Daha önce, 1 Eylül’de sezonun ilk günlerinde Giresun’da palamutun tanesi 150-200 liradan satışa sunulmuştu. Sezon ilerledikçe artan av miktarı fiyatları aşağı çekti. Fiyatlardaki bu değişim, denizden çıkan ürünün piyasadaki değerinin ne kadar hızlı değişebildiğini gösteriyor.

Ancak fiyatın düşmesi, herkesin balığa erişebildiği anlamına gelmiyor. Bir ürünün ucuzlamasıyla hanelerin o ürünü düzenli olarak satın alabilecek ekonomik güce sahip olması aynı şey değil. Kira, elektrik, ulaşım ve temel gıda giderleri karşısında bütçesi daralan aileler için balığın fiyatı, tek başına değerlendirilmesi mümkün olmayan bir mesele.

Palamutun bol olduğu bir dönemde bile sofralara giremeyen balık, yoksulluğun yalnızca ürün kıtlığıyla ilgili olmadığını hatırlatıyor. Sorun bazen gıdanın yokluğu değil, var olan gıdaya erişememek.

Üstelik fiyat düşüşü balıkçı açısından da her zaman kazanç anlamına gelmiyor. Avlanmak için yakıt, personel, ağ, bakım ve taşıma giderleri gerekiyor. Balığın satış fiyatı bu maliyetleri karşılamadığında, denizden çok miktarda ürün çıkarmak ekonomik açıdan sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyor. Balıkçı teknesi dolu dönebilir, ama elde edilen gelir aynı oranda artmayabilir.

Bu noktada tüketiciyle balıkçının çıkarları karşı karşıya geliyormuş gibi görünüyor: Tüketici ucuz balık istiyor, üretici ise emeğinin ve masraflarının karşılığını almak zorunda. Oysa asıl mesele, bu iki tarafı karşı karşıya getiren üretim ve pazarlama düzeninin nasıl işlediği.

 

Denizin bereketi neden israfa dönüşüyor?

Rize’de yaşanan olay, yalnızca taşınma sırasında zarar gören balıklarla açıklanamayacak daha geniş bir sorunu gündeme getiriyor: Av miktarı ile satış kapasitesi arasındaki uyumsuzluk.

Balıkçılıkta avlanan ürünün tamamının aynı hızla satılması mümkün olmayabilir. Balığın boyutu, tazeliği, nakliye koşulları, soğuk zincirin kapasitesi, pazara ulaşma süresi ve tüketici talebi ürünün değerlendirilmesini belirler. Bu zincirin herhangi bir halkasında yaşanan aksama, kısa sürede binlerce balığın kaybedilmesine yol açabilir.

Fakat bu durum kaçınılmaz bir doğa olayı değil, önlem alınması gereken bir yönetim sorunudur. Av miktarının piyasanın ve işleme kapasitesinin çok üzerine çıkması, balıkların teknelerde sıkışması ve ezilmesi, uygun depolama imkânlarının yetersizliği gibi sorunlar bir araya geldiğinde denizden çıkarılan canlılar ekonomik değerini kaybedebilir.

Burada iki ayrı mesele birbirine karıştırılmamalı. Birincisi, balıkçıların geçimini sağlayacak bir satış fiyatına ulaşabilmesi. İkincisi, satılamayan ya da zarar gören balıkların atığa dönüşmesini önlemek. Balığın fiyatını yükseltmek için avı azaltmayı tartışmak mümkün; ancak fiyatı korumanın yolu, tüketicinin ucuz gıdaya erişimini zorlaştırmak ya da balıkları denize dökmek olmamalı.

Çözüm, av miktarının öngörülebilirliğini artırmak, ürünün korunmasını ve işlenmesini kolaylaştırmak, satış ve dağıtım kanallarını geliştirmek ve denize dökme uygulamalarını etkili biçimde denetlemekten geçiyor.

 

Ölü palamutlar denizi nasıl etkiliyor?

Denizde ölen bir balık, tek başına çevre kirliliği anlamına gelmez. Doğal ekosistemlerde ölü canlılar ayrışır ve besin döngüsünün bir parçası olur. Ancak binlerce balığın dar bir liman alanına, kısa sürede ve yoğun biçimde bırakılması, bu doğal sürecin yerel çevre üzerindeki etkisini değiştirebilir.

Ölü palamutların ayrışması sırasında bakteriler organik maddeleri parçalar. Bu süreçte sudaki çözünmüş oksijen tüketilir. Balık miktarı yüksekse, su dolaşımı zayıfsa ve oksijen yenilenmesi sınırlıysa, oksijen düzeyleri düşebilir. Özellikle liman gibi su hareketinin kısıtlı olduğu alanlarda bu durum, balıklar ve diğer su canlıları için ek bir baskı yaratabilir.

Ayrışma süreci aynı zamanda azot ve fosfor gibi besin maddelerinin suya geri dönmesine neden olur. Yoğun organik yük, yerel su kalitesini bozabilir; kötü kokuya yol açan bileşiklerin oluşumunu artırabilir. Kıyıda biriken balık kalıntıları da çevresel rahatsızlığı büyütebilir.

Bununla birlikte, Rize’deki olayın sudaki oksijen düzeyini ne ölçüde düşürdüğünü, ekosistemde ne kadar hasara yol açtığını ya da insan sağlığı açısından belirli bir risk oluşturup oluşturmadığını söyleyebilmek için su kalitesi ölçümleri ve bilimsel inceleme gerekir. Haberlerde bildirilen ağır koku ve ölü balık birikimi, çevresel sorunun görünür işaretleridir; ancak tek başına belirli bir kimyasal kirletici bulunduğunu kanıtlamaz.

Bu ayrım önemli. Çünkü çevre kirliliği yalnızca suyun renginin değişmesi ya da kıyının kötü kokması değildir. Suyun kimyasal ve biyolojik dengesi, çözünmüş oksijen düzeyi ve canlı topluluklarının durumu da değerlendirilmelidir.

Bir de işin deniz tabanına uzanan boyutu var. Yüzeyde görülmeyen balık kalıntıları dibe çöktüğünde, ayrışma süreci dipte yaşayan canlıların bulunduğu ortamı etkileyebilir. Ancak etkinin büyüklüğü, biriken organik maddenin miktarına, su hareketlerine ve bölgenin ekolojik özelliklerine bağlıdır.

Dolayısıyla denize dökülen palamutların oluşturduğu sorun yalnızca koku değildir. Yoğun ve kontrolsüz organik atık yükü, özellikle kapalı veya yarı kapalı kıyı alanlarında, su kalitesinin ve ekosistem dengesinin korunması açısından dikkate alınması gereken bir baskıdır.

 

Bir tarafta yoksulluk, diğer tarafta gıda israfı

Bu olayın en ağır çelişkisi, balıkların denize döküldüğü görüntüler ile insanların gıdaya erişim mücadelesinin aynı ülkede yaşanmasıdır.

Bir yanda geçim sıkıntısı nedeniyle alışveriş listesinden balığı çıkaran haneler, diğer yanda satılamadığı ya da zarar gördüğü için denize bırakılan binlerce palamut var. Bu iki olgu arasında doğrudan bir dağıtım bağlantısı kurmak için hangi balıkların neden satılamadığını ve alternatif değerlendirme yollarının bulunup bulunmadığını ayrıntılı biçimde incelemek gerekir. Yine de ortaya çıkan tablo, gıda sisteminin yalnızca ne kadar üretildiğiyle değil, üretilenin ne kadarının korunabildiği ve kimlere ulaşabildiğiyle değerlendirilmesi gerektiğini açıkça gösteriyor.

Balık, yalnızca ticari bir ürün değil; beslenme açısından değerli bir gıda. Avlanmış bir balığın tüketilemeden atığa dönüşmesi, doğal kaynakların, emeğin ve enerji kullanımının da boşa gitmesi anlamına geliyor. Üstelik bu kayıp, denize bırakılan organik maddenin çevresel yüküyle birleşiyor.

Gıda israfını önlemek, yalnızca tüketicilere tabaklarındaki yemeği bitirmelerini söylemekle sınırlı olamaz. Üretimden depolamaya, nakliyeden satışa kadar bütün zincirin sorumluluğu var. Balıkçılıkta da benzer bir yaklaşım gerekiyor: Ne kadar avlanacağı kadar, avlanan balığın nasıl korunacağı ve değerlendirileceği de planlanmalı.

 

Palamutun geleceği de bu tartışmanın parçası

Palamut bolluğu kalıcı ve sınırsız bir kaynak olduğu anlamına gelmiyor. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Firdes Saadet Karakulak’ın 2026’da yaptığı değerlendirmelerde, palamut miktarının yıllar arasında dalgalanabildiği; aşırı av baskısı, deniz kirliliği, iklim değişikliği ve deniz suyu sıcaklığındaki artış gibi etkenlerin balık stoklarını etkileyebildiği vurgulandı.

Bu nedenle bir sezonun bereketine bakarak gelecek yıllarda da aynı miktarda balık avlanabileceğini varsaymak riskli. Özellikle göç eden türlerde, kısa sürede yoğun avcılık yapılması, balık stoklarının devamlılığı açısından dikkatle yönetilmesi gereken bir konu.

Burada amaç balıkçıyı denizden uzaklaştırmak değil. Tam tersine, balıkçılığın hem bugün geçim sağlayabilmesi hem de gelecekte sürdürülebilmesi gerekiyor. Bunun için bilimsel verilere dayanan av yönetimi, etkili denetim, uygun boy ve dönem kurallarına uyum, soğuk zincir yatırımları ve kayıpları azaltacak altyapı birlikte ele alınmalı.

Denize dökülen balıkların toplanması ve uygun biçimde uzaklaştırılması da acil bir gereklilik. Bunun yanında, olayın tekrarlanmaması için balıkların neden bu noktaya geldiği araştırılmalı. Satış kapasitesinin yetersizliği mi, taşıma koşulları mı, aşırı avlanma mı, yoksa bunların birleşimi mi? Her birinin çözümü farklı. Sadece kıyıdaki ölü balıkları temizlemek, sorunun kaynağını ortadan kaldırmaz.

 

Bereket, ancak değerlendirilebildiğinde berekettir

Rize’nin Pazar ilçesinde denize dökülen palamutlar, bize denizden çıkarılan her ürünün kendiliğinden refaha dönüşmediğini gösteriyor. Bolluk, doğru planlama ve adil dağıtım olmadan israfa dönüşebiliyor. Ucuzluk, satın alma gücü olmayanlar için tek başına çözüm olmuyor. Balıkçının emeği, tüketicinin sofrası ve deniz ekosisteminin sağlığı birbirinden ayrı düşünülemiyor.

Bu yüzden soruyu yalnızca “Palamut neden ucuzladı?” diye sormak yetmez. “Neden bu kadar çok balık avlandı?”, “Satılamayan balıklar neden değerlendirilemedi?”, “Balıkçının maliyetlerini karşılayan, tüketicinin de erişebildiği bir sistem kurulabilir mi?” ve “Denize bırakılan organik atığın çevresel etkisi nasıl önlenebilir?” sorularını da sormak gerekiyor.

Deniz, sınırsız bir depo değil. Balıkçının emeği, bir gecede ağlara takılan balık sayısından ibaret değil. Yoksulluk da yalnızca fiyat etiketindeki rakamla ölçülemiyor.

Denizden çıkan palamutun sofraya ulaşamadığı, balıkçının emeğinin karşılığını alamadığı ve kıyı sakinlerinin çürüyen balıkların kokusuna maruz kaldığı bir tabloda, ortada yalnızca gıda israfı yok. Üretim, tüketim, geçim ve doğa arasındaki bağın yanlış kurulduğunu gösteren bir sorun var.

Gerçek bereket, denizden en fazla balığı çıkarmak değil; avlanan balığı ziyan etmeden değerlendirmek, balıkçının geçimini korumak, insanların sağlıklı gıdaya erişmesini sağlamak ve denizi gelecek kuşaklara canlı bırakabilmektir.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.